Kárhozat (1988)


Kárhozat (1988)

Karhozat, Damnation, Lanet
Hazırlayan:EsKO
Yönetmen: Béla Tarr
Ülke: Macaristan
Filmin Türü: Dram
Türkçe Altyazılı
Sovyetler Birliği’nin kontrolü altındaki Macaristan’da küçük bir yerleşim yeri. Bu sıradan yerin monotonluğu altında git gide ezilen Karrer, cesaretsiz ve çaresiz bir adam. Titanic ismindeki barda sürekli dinlemeye gittiği şarkıcı kadına aşık olan Karrer’a bir gün bir adrese teslim etmesi için bir paket verilir. Aşık olduğu kadının kocasını uzaklaştırabilmek için bu görevi ona devreder. Tek amacı onunla biraz daha vakit geçirebilmektir…

Damnation (1988) on IMDb
Yapım Yılı: 1988
Gösterim Tarih: 20 Ekim 1988
Senaryo: Béla Tarr, László Krasznahorkai
Filmin Süresi: 120 Dakika
Oyuncular: Gábor Balogh, János Balogh, Péter Breznyik Berg, Imre Chmelik, György Cserhalmi, Zoltán Csorba, József Dénes, Zoltán Farkas, Gáspár Ferdinándy, Jenõ Gaál, János Gémes, Károly Hunyadi, Ágnes Kamondy, Sándor Kaszab, Vali Kerekes, Gyula Pauer, Zoltán Szegvári, Miklós Székely B, Hédi Temessy, Tibor Trencsényi, Béla Wahrtschek, István Zsugán, János Újvári



Diffusé par Adcash





  • Resident Evil Damnation (2012)
  • Cursed (2005)
  • 

    “Kárhozat (1988)” için 101 Yorum

    1. cinali16 diyor ki:

      Bu sitedeki çoğu filmi başka yerde altyazılı veya dublajlı olarak bulmak imkansız. Ne kadar teşekkür etsek yeridir. Müdavimi olduk. Günde 5-6 defa yeni film var mı diye kontrol etmeden olmuyor. Çok da güncel aynı zamanda.

    2. carlos santana diyor ki:

      Sakın bu siteyi kapatmayın veya başına bir şey gelmesin hergün mutllaka girip bakıyorum teşekkürler teşekkürler teşekkürler teşekkürler teşekkürler teşekkürler

    3. necip diyor ki:

      film iyi değil zamanınızı harcamayın

      • fatih diyor ki:

        Tamam Necip, tavsiyene uyup izlemiyorum, onun yerine Iron Man 3 açtım, sinema çekimi, çok süper bir film.

        :)

        Şaka bir yana Béla Tarr sinemasına aşikar olanlar kaçırmasın.

      • Gencoy Sumer diyor ki:

        Necip, sen filim eleştirmenliği konusunda ne gibi bir kariyere sahipsin ki, “filim kötü” diye kestirip atabilmişsin. Filim sana göre kötü olabilir, ya da sen filimden hoşlanmayabilirsin, bunu anlarım. Ama nasıl olurda bir genelleme yapıp filimin tümden kötü olduğu hükmüne varabilirsin. Fakat bundan daha kötü bir şey var. kendi beğenini (ya da beğenisizliğini) bizlere de dayatman. Ne demek “zamanınızı harcamayın”. Müsaade et de buna ben karar vereyim. “Filmi izledim, beğenmedim/fazla açık saçık/ideolojik/manevi değerlere hakaret ediyor/devletimizi eleştiriyor/halkı ayaklandırıyor/ tarihi saptıryor/vs” diyerek filmin izlenmesini yasaklayan/sansür eden eden zihniyet, tam da bu zihniyet değil mi?
        Herşey bir yana kendi beğeni anlayınızı biricik ve tek beğeni anlayışı olarak görmenize ne demeli? Hangi bilgi ve birikimle kendinizden bu kadar emin olabiliyorsunuz? Siz ne hakla ve neyinize güvenerek benim beğenimin sizinkiyle aynı olacağına hükmedebiliyorsunuz?

    4. emir acar diyor ki:

      Bir filmde şu diyaloglar geçecek ve densizin biri çıkıp zamanınızı harcamayın diyecek sanki kendisi için geçen zaman herkes için de aynı şekilde geçiyormuş gibi…
      ” Pencerenin kenarında, boş boş dışarı bakıyorum. Nice seneler, orada oturdum,…bir şeyler bana hep sonraki anda delireceğimi söyledi. Ama öyle olmadı. Üstelik delirmekten korkmuyorum.
      Delilik korkusu bir şeylere sadık kalma anlamına gelebilir.
      Henüz bir şeye bağlı değilim.
      Her şeyin bana sadık olmasına rağmen, sadık olduğum bir şey yok.
      Onlara bakmamı istiyorlar. Nesnelerin, olguların çaresizliğine, penceremin dışındaki pis köpeğin, kurşunî gökyüzünün altında, delicesine yağan yağmurda su içişine bakmamı istiyorlar.
      Acıklı çabalarını izlememi istiyorlar.
      Herkes, mezara girmeden önce konuşmaya çalışıyor.
      Zaten düştüler, konuşacak zaman kalmadı.
      Beni delirtmek için nesnelerin bu geri dönülmezliğini istiyorlar ama bir sonraki anda ise delirmemi istiyorlar.
      Bir keresinde bu konudan kadının birine bahsetmiştim.
      Ona, kendisini hiç sevmediğimi, ondan nefret ettiğimi, söylemiştim.
      Ondan nefret etmiyordum, aynı sevmiyorum dediğim gibi yalandı.
      Bütün bunlar mantıklı ise sebebini öğrenmek istemiştim.
      Şefkatinden ve sadakatinden, varlığının temizliğinden ve kesinliğinden nefret ettiğimi söyledim.
      Kör bir inançla olan bana inanışına isyan etmiştim. Bakışı beni doğrularmış gibiydi. Sonra gidip yemeğimi ısıttı. Öylesine durup bağırdım. Üç gün boyunca evdeydi ve peşimden gelmeye devam etti. İkinci günde ağlamaya başladı. Geceliği üstünde ağlayıp durdu.
      Hıçkırmadı, hafif hafif ağladı. Kımıldadan gözyaşı döktü. Köşeye sürünerek gitti, hareket etmedi. Geceliğine bakıyordum Tek gördüğüm geceliğiydi, o dantel, naylon gecelik. Sonra üzerine atladım.
      Geceliğini çekiştirdim, yırttım, parçaladım. Ama hâlâ anlamamıştı. Bana sadıktı, bir şeyler söyleyip duruyordu. Sonra banyoya gitti, kapıyı kitledi.
      Dışarıdaki kömür kovalarına bakıp onları saydım.
      Sonra tekrar başlayıp en baştan saydım. Ne kadar sürdü bilmiyorum.
      Gün doğmak üzereydi, kapıyı kırdım. Umduğum gibi olmuştu yine de çarpıldım. İnanamadım, o narin bedende o kadar kan olmasına.
      Sana inandığım şekilde inanabileceğim birisinin olacağına daha önce inanmıyordum.
      Birisi beni konuşmaya değeceğine inandırdı.”

    5. Koray diyor ki:

      Derin yalnızlığına bulunabilecek en kötü arkadaşı;aşkı bulan zavallı Karrer’in morfin etkisi hayatı.

    6. Lewandowski diyor ki:

      “Yağmura alkol, aşka şarkı karıştaralım” müthiş bir film. Daha fazla bela tarr filmi lütfen.

    7. Kerem diyor ki:

      Neyse ki bizi aydınlatmak için değerli yorumlarını, pardon görüşlerini esirgemeyen “sinema eleştirmeni” arkadaşlar var burada. Böylece filmden çakmayan biz acizlere güzel sunumlar yapmış oluyorlar.
      Bundan birkaç yıl önce bir siteye göz atıyordum. Her Allah’ın günü eklenen altı-yedi film oluyordu, hepsine de “süper”, “müthiş”, “sakın kaçırmayın ha” gibi ibareler, yorum olarak ekleniyordu. Bir bakıyordum, ortada o kadar abartılacak bir şey yok tabii. Derken bu sitede gerçekten nitelikli filmler olduğunu fark ettim. Bu nedenle de müteşekkirim sayın Esko’ya ve site ile ilgilenen diğer dostlara. Ama her filme de şehla gözlerle bakıp hayran kalabilecek bir yapım yok ne yazık ki. “Hayranlık uyandırıcı” çekimler yapmak adına kendini bu kadar kasıp kamera ile bu kadar oynayan bir yönetmene de pek saygı duyamıyorum.
      O kamera ne öyle, oyuncak gibi bir sağa bir sola gidip geliyor?

      • Gencoy Sumer diyor ki:

        İşte, Necip gibi eleştirmenlerin (!) mutlaka okumaları gereken bir yazı.
        Kerem, filmi -muhtemelen- beğenmemiş. Neden beğenmediğini de gayet açık ve net bir biçimde anlatmış. Beğenmemiş ama, kimseye de boşuna izlemeyin, kötü bir filim bu demiyor.
        Şimdi bir Necip’in eleştirisine bakın (film iyi değil zamanınızı harcamayın), bir de Kenan’ın eleştirisine. Hangisi filimle ilgili bize daha çok şey söylüyor?

        • anil eren diyor ki:

          Her insan bildiği kavran (terimlerle) hislerini ifade eder. Necip beyle ilgil bu denli cümle kurma gereksinmini anlymadım. sizn kadar flim kültürüne ve eleştiri dilene hakim olmaya bilir, olmaya bilirzde. İzlediklerimzin mahiyetini sizler kadar ifade edemiyebilirzde. Bzen “güzel flim değil” deriz. Bu benim beğenmediğim anlamına gelir, “zamanınızı harcamyın” önerisi ise “BEN” tarfınadn beğenilmeyen bir flimin, bilgimiz terimlere ifadesinde ibaretttir.Sizler kadar bilgi sahibi olmayabilinir ama işte bu flimlerin arsında kendinden bir parça arıyor,belki duragan giden hayatın anlmlandırck bir hikaye görmek istyrsun,arıyor ve kedni bildiğin terimlrle arayışını ifadelendiyrsun… İyi ki burdasın necip

    8. Kerem diyor ki:

      Bir şey daha…
      Hakikaten, burada da “ben sanattan anlarım” edası ile önüne gelen her filme müthiş cilalar atan ve basbayağı da zaman kaybı olan vasat filmleri izlememize yol açan kişilerin yorumları kabak tadı vermeye başladı. Hayır yani, öyle bir filmi övün ki, izlediğimizde kaçırmadığımız için minettar kalalım.
      Benim tüm filmler arasında beğendiğim film sayısı taş çatlasa 45-50′yi geçmez. Maşallah sizlerde de ne geniş zevk varmış ki her film “başyapıt” muamelesi görüyor. Hani yorumlara bakıp öyle bir filme denk gelebilir miyim diye izlemeye başlıyorum ama ne gezer?
      Sanattan çok ANLAYANLAR, şunu bir türlü ANLAYAMADILAR: Herkes her filmi sevmez, sevmek ve beğenmek zorunda da değil.
      İmza: Sanattan anlamayan bir kıro. :)

      • Aytekin Baki diyor ki:

        BAŞYAPIT:Benzerleri arasında mükemmel olan;daha iyisinin yapılması mümkün olmayan;şaheser;türüne ait en iyi örnek;tekamülünü tamamlamış,eksiksiz sanatsal ürün
        Sözlükler böyle diyor..
        Sanatın her dalından örneklerle açıklamak gerekirse…Mona Lisa bir baş yapıttır..Leonardo’nun en iyi resmidir…Guernica Picasso’nun…Gece Bekçisi Rembrandt’ın..Edebiyattan örneklersek” İnce Memet “ bir baş yapıttır ,Yaşar Kemal çok iyi bir yazardır ancak Dünya’ya İnce Memet’i yazmaya gelmiştir sanki…Baş yapıt odur ki yaratıcısının ürettiği EN İYİ İŞ o olmalıdır, yoksa baş yapıt olmaz..Bu matematiksel olarak da kanıtlanabilir) Daha 2 sayfa geride “evil dead” filmi var…Korku türünün baş yapıtı mıdır ?…Haşa…Sam Raimi’nin baş yapıtıdır o kadar..Ancak “Psycho” hem türünün baş yapıtları arasında yer alır hem de yönetmeninin filmografisinin..Stanley Kubrick ayrıksı bir örnek olarak incelenebilir,hemen hemen yönettiği tüm filmler ayrı ayrı kategorilerde baş yapıt sıfatını haketmişlerdir..The Killing’ten tutun da ,2001’e,zafer yolları’na varıncaya dek…Otomatik Portakal bir baş yapıt değil midir sizce..? Bu örnekler sayısız arttırılabilir..
        Doğal olarak bir de bizim başyapıt kabul ettiğimiz,tutkuyla bağlandığımız eserler vardır,onlar bizim BAŞYAPIT’larımızdır,oscar falan almamışlardır,imdb ve butterfly kriterlerinde:=) (kelebek bağışlasın) zirvede değillerdir ama biz severiz onları..bu duygu da çok güzeldir..ANCAK…başkaları sevmeyebilir..buna da katlanacağız çaresiz..
        Sayın Sitedaşım Kerem Bey’in biraz sert ve kızgın(!) üslubuna katılmamakla beraber cümlelerinin içeriğine tamamen katıldığımı söylemeliyim..Her beğendiğimiz sanat yapıtına “ŞAHESER” sıfatını veremeyiz..eğer böyle yaparsak o zaman GERÇEKTEN BAŞ YAPIT olan ürünlere ne diyeceğiz..Kendi türünde baş yapıt üretmek ancak üstün nitelikli sanatçıların başarabilecekleri iştir..Hemen Dostoyevski olamazsınız, Dickens,Steinbeck,Kafka olmak … ya da Ford olmak,Fellini olmak,Godard olmak,Eisenstein ya da Lang olmak kolay iş olmadığı gibi her yiğidin de harcı değildir..Ortalama sanatçılar ancak kendi baş yapıtlarını üretebilirler,klasik olabilecek BAŞ YAPIT üretemezler..Türe ait en rafine örneği yaratabilmek BÜYÜK SANATÇI olmayı gerektirir…Herkes şiir yazar,ama Nazım Hikmet veya Necip Fazıl olmak .?.Bakın işte o zor iştir.. O nedenle dostuma hak vererek şöyle bitirmek isterim..
        Yorumlarımızın siteyi ziyaret eden insanlar tarafından okunduğunu,farkında olmadan ya da olarak diğerlerini yönlendirdiğimizi unutmayalım..Sitemizin devamlılığı bizler için önemliyse –ki öyle düşündüğünüze eminim -seçkin moderasyondan kaynaklandığına inandığım standartlarımızı muhafaza edelim.. Naçizane dileklerim bunlardır..Hepinizi ortalama bir izleyici olarak saygıyla selamlıyor ,baş yapıtlarla dolu bir yaşam geçirmenizi diliyorum…

    9. Ferid Kerimov diyor ki:

      Bella Tarr-in izledigim ilk filmi.Sinema dilini cok iyi kullaniyor yonetmen.Esko eger mumkunse Bella Tarr-in Werckmeister harmóniák filminide yuklerseniz :)

    10. cem diyor ki:

      kereme katılıyorum. bu siteye taa yıllar önce takılanlardan biriydim şu andaki yorumculardan hiç biri yokken. 7.400 şirket çalışanlarımızla bu siteye takılır yeni film eklenince msn yada faceden izlebizle.nette şu film çıkmış derdik. eskiden her yeni çıkan güncel filmlerde yayınlanırdı burda. ancak son bikaç yılda kendini entel ve kültürlü zanneden bikaç kişi bu site profilini değiştirdi eskoyu etki altına alarak. dikkat edin sayıları 10 kişiyi geçmiyor bu entellerin. yani eski ve alt yazı olan her filmi süper baş yapıt demek moda olmuş. eskoda bu entellerin etkisinde kalarak sitenin formatını bozup neredeyse arşiv sitesine çevirmiş siteyi. oysa sinema evrenselliktir her tür ve her yeni çıkan filmleri vizyona koyup izleyici kitlesini artırmak yerine şu zavallı kendini entel sanan 10 kişinin etkisinde kalarak sitenin formatını bozarak arşiv sitesi haline getirmiş esko. yazık çok yazık şu güzelim sitenin nasıl bu hale geldiğine şaşıyorum eskonun nasıl etki altına alındığına şaşıyorum. dediğim gibi eski ve alt yazılı her filme başyapıt demek entellik ve kültürdür yani bu sitede yeni moda fenomen

      • Nesrin YALIN diyor ki:

        *Entelektüel sözcüğünün alay ya da hakaret anlamıyla kullanıldığı bir başka ülke var mıdır acaba diye merak ediyorum. Sözlüklerde olumsuz herhangi bir anlam yazmıyor… Kültürlü, birikimli, aydın vb. anlamlar var.
        *EsKO’nun “etki altında kalarak” davranış gösterdiğini söylemek, biraz kırıcı olmuyor mu sizce de ? Hiç tanımadığımız (siz tanıyor musunuz bilmiyorum) bir insanı kişilik zaafiyetiyle nasıl suçlayabiliriz !
        Bence siteyi hazırlayan (zaman ve emek harcayan) gönlünce davranma özgürlüğüne sahiptir, bizim de isteklerimizi önemsediği için ben teşekkür ederim.

      • Afero diyor ki:

        Dediğin tarz film siteleri yüzlerce vizyon filmleri canlı izle falan gibi seyler yaz istediğini seyret bol bol bosuna bu sitede film izleyenler için bu siteye film ekleyenler için üzülme burda eski pusku fılmleri seyretsinler bosver sen keyfine bak dert edinecek daha ciddi şeyler bul mesela kendine bu tip seyler için sıkmayalım canımızı değil mi ama….

      • Afero diyor ki:

        Bak ESKO cem arkadasımız inceden aba altından sopa göstermiş sen 10 kişinin etkisinde kalıp burda 7400 kişiyi kaybediosun dio demek arkadasımızında etkisi altında film izleyen 7400 kişi var o dediği anda hepsi seyretmeyi bırakıyor sende simdi onun etkisi altına girip diğer 7400 kişi gibi onun istediği filmleri yayınlamaya baslarsın artık cem arkadasımızın belirttiği gibi herkesin etkisinde kalan bir kişiliğin var :)))

    11. Aytekin Baki diyor ki:

      İTİRAF EDİYORUM….
      Aslında EsKO’yu ben tehdit ettim..Klavyesinin toz örtüsünü ve laptop soğutucusunu kaçırdım..Fidye olarak da şartlarım şunlardı…
      -Sanatsal değeri yüksek,klasik olmaya aday filmlere öncelik tanıyacak ; hollywood pazarının dışında üretilen filmlere de yer verecek;başka ülke sinemalarının tanıtımını sağlayacaktı..
      -Sadece festivallerde gösterim şansı bulan ; pazarın patronlarının ancak yeniden çevrimlerine izin verdiği “13” gibi ayrıksı yapıtları tanıtacaktı mesela…
      -Güney Kore,Japon,İran,Danimarka vb..ülkelerin seçkin yönetmen ve filmleriyle tanıştıracaktı bizi..
      -Kültür belgeselleri ve müzik dinletileri olmazsa olmaz şartımdı..
      -Öte yandan sinema tarihinde iz bırakmış yönetmenlerin ;örneğin 7.mühür gibi,Rashomon gibi olağanüstü güzellikteki filmlerini de gösterime sokacaktı…
      Özkan,Kenan,Zafer,Nesrin,Ömer,Demet,Gencoy,Kerem,Peter,Yeşim,Aslı,Gül,Meryem,
      Sevdalinka,Koray,Emir,Lewandowski,Maxim,Aytaç,Ferid,Carlos,Yıldırım,Cengiz,Fatih,Aysun,Ekim, Sevil,Tunçer,Burhan,Cinali16….isimlerini sayamadığım diğer nice dostlarımla biz bir çeteyiz aslında.10’dan fazlayız yani…
      Bu site üzerinden kriptografik mesajlarla eylem yapıyoruz…Siz çakmıyorsunuz..
      Kendimi tanıtmama izin verirsen “hayatta hiç bişii olamamış,ağzı az laf yapan,az okumuş ama çok bilmiş; kültürlü görünmek için sırt çantasına “simyacı” ya da migros’da best seller her neyse onu koyan” …sanal ortamda böbürlenen bir hiçbilmişim aslında..Foyamızı meydana çıkardın,bitirdin bizi Cem..Tanrım,ne akıllı şeysin sen..
      Hayatımıza soktuğun EĞLENCE’li dakikalar için müteşekkirim..
      Gelip,benzerlerimle beraber EsKO’yu etki(!) altına alarak “dump&dumper”’dan mahrum ettim sizleri..
      Şahsım ve Arkadaşlarım adına özür diliyor,EsKO’nun el koyduğum ürünlerini eski Galata Köprüsü’nün 4.ayağına(kuzeyden) önümüzdeki Salı Geceyarısı bırakacağımı taahhüt ediyorum..
      Sanırım EsKO’ da artık hizaya gelecek ve siz sevenlerini fast food’suz bırakmayacaktır..Bizler nasılsa tarihi bir gourmet restaurant buluruz yine…
      NoT:Sakın polise haber vermeyin..Aleyhinize olur…

      NoT:Cem’i kaale almayacaktım ama Nesrin Yalın’ı görünce yalnız bırakamazdım…

      • Aytekin Baki diyor ki:

        Unutmadan… Kerem’in haklı siteminden yola çıkarak arkadan vurmaya çalışman hoş olmadı Cem..Kerem’in yorumlardaki BAŞYAPIT tanımlamasına yaptığı itirazı ; sitenin içeriğine yönelik protestona payanda olarak kullanmaya çalışman hiç de şık değil…Aynı dili bile konuşmuyorsunuz farketmedin mi:))Üzme bizleri,ne alıp veremiyorsun anlayamadım be kardeşim…Gel ,izle,yorumla…İnsanları,yalaka yaptın,alevi dedin küçümsemeye kalktın..yapma..gözünü seveyim ..Şirket arkadaşlarına (7,400._üne birden ) kalpten selam ederim…Bırak onlar da gelsin..:)) burası hepimize yeter..kimsenin malı değil..EsKO hariç :))

      • Nesrin YALIN diyor ki:

        Yine çok gülümsedim yazdıklarınızı okurken :)))

      • yesimm... diyor ki:

        Bir cevap bu kadarmı güzel olabilir ve mizah bu kadarmı zeki ifade edilir?Cevabınızı bol bol gülümseyerek okudum ve çok sevdim Aytekin Bey. Ben yurtdışında yaşayan ve naçizane 3 yabancı dil bilen,yabancı dilde siteleri takip etme lüksüne sahip bir fani olarak derim’ki”Esko”nun seçkisine yaklaşan başka bir sinema filmleri arşivi yok,çeşitlilik ve kaliteli yapımlar açısından!Bunun yanında çerezlik, atıştırmalık bir çok site varken yerli yabancı, neden hala buraya takılıp kaldıklarını ve aklıbaşında site sakinlerine neden sürekli laf atıp “entel”likle yaftaladıklarını ve suçladıklarını anlamış değilim.Saygılar ve sevgiler Belçikadan.

        • Aytekin Baki diyor ki:

          Çok naziksiniz,iyi ki buradasınız… teşekkür ederim…ayrıca saygı da bizden sevgi de.. :))

      • Aytekin Baki diyor ki:

        İFADEME EK:
        ( isimler non-alphabetical sıralanmıştır)
        pink floyd,kelebek (butterfly),babür,afero,engin,
        ali,mehmet,ekim,sen oğuz,batuhan,hasef,hakan,
        koray,murat ç,said,komando,y.s.,harun,müge,melih,
        kaan,tolga,patrick,arserf,gülden,
        alkatraz kuşçusu,serdar,yusuf,erol,hülya,
        mehmet,ayfer,kuzey,edin,işıl,özden,
        sarya lassennia,berna,mimar sabbah,nart,salih,neşe,f.fide,
        kartaliçe,s.star,zahit,yasemin,tuuçe,sami,timur,ceren,
        kadriye,ufuk,kami….
        işte burada yoruldum, asıl listeyi bilahare arzedeceğim..çetenin bu üyelerini de ele veriyorum…Ayrıca bir dönem kazaen aralarına girerek kahramanlarına laf ettiğim(!) ancak hayatımın zılgıtını yiyerek geri vites yaptığım Hercule Poirot çetesini de ihbar ediyorum…7.400.- değiller belki ama yaklaşık 500.- varlar ..EsKO’yu benim kadar tüm bu kişiler de etkilemişlerdir..suç ortaklarım olarak yazılmalarını istiyorum Sayın Savcım..Bundan böyle entel(!) film izlemiyeceğimi ve evimde sabırla Kültür İlahı Yüce Hollywood’un kutsal meleği Paramount’un tüm dediklerini yapacağımı ve önüme getirdiği her filmi huşu içerisinde izleyeceğimi ; eksilebilecek beyin hücrelerim için de herhangi bir cezai tazminat talebinde bulunmayacağımı gayrı kabil-i rücu beyan ve taahhüt ediyorum..

    12. emir acar diyor ki:

      Evet şu entelektüel kelimesini, böyle haybeden kullanan çok az ülke vardır.
      Kerem kardeşimin görüşlerini ifade etmesinden hiç rahatsızlık duymadığım gibi tipik genellemelerden başka bir şey söylemediğinden ciddiye de almadım.
      Aytekin Baki kardeşimizin dediği gibi her filme başyapıt deyip kestirip atmak da doğru değil. Bir yönetmenin kendi tarzı içinde başyapıtı sayılabilecek lakin sinema tarihi içerisinde ise sadece iyi bir film olarak anılabilecek işler de vardır, sinema tarihi içerisinde birkaç başyapıtla anılabilecek yönetmenler de. Beğenisini abartarak bu türden dergi spotu cümleleri yazmaya meraklı kişiler de var amennah fakat bu durum
      “Enteller geldi buralar bozuldu”,”admin de kendini bozdu” türünden komik serzenişlerde bulunmayı gerektrmez.
      Türkiye denilen bir ülkede yaşıyoruz ve İngilizce denilen dilin büyük hakimiyeti dışında anadilimiz dediğimiz dilde dünyaya göre kısıtlı sayıda yayınlar yapan internet siteleri var. Eğer Google’a “Batman izle” yazıp enter tuşuna basarsanız onlarca Batman izle, Türkçe izle başlığı altında site görürsünüz. Çoğu da dublajlıdır. Sadece Batman için değil daha küçük bütçeli fakat dağıtımı Amerikan firmaları tarafından yapılmış vizyon filmleri ile alternatifleriniz yığınladır. Oysa Bela Tarr gibi bir ustanın genel anlamda ilk ses getirdiği kıyıda kalmış bir filmini ancak 1 sitede bulabilirsiniz.. Bu filme sıkıcı, şu, bu diyerek izleyecek estetik anlayışınız yoksa 7 saatlik Satantango filmini nasıl izleyeceksiniz. Muhtemelen ilk sahnesinde kanlı uykulara dalacaksınız, kimse bunun için kınanmaz lakin ben her sene Kasım sonu yağmurlarında adeta bir ayin gibi bütün gün eve kapanıp bir kez daha izlerim. Amerikan görsel algı şartlanmasıyla kısa planlı ve bol aksiyonlu, insana düşünme zamanı tanımayan adeta fotoğraf bombardımanıyla duygu haline oynayan, müşteri profili ve talepleri önceden çıkarılarak hazırlanmış sanayi işleri de, sinemaya bu şekilde bakmayan insanlar için bir ıstırap kaynağı olabliyor. Kalkıp da altına berbat bir filmdi gibi bir cümle yazmam. Manasız çünkü.
      Bu arkadaşların EsKo’dan istediği türde filmleri bulabilecek pek çok alternatifi varken; biraz farklı olan işleri görmeye bile tahammül edemeyip, hiçbir açıklama yapmadan ” berbat zamanınızı harcamaya değmez” türünden güdük bir yorumuna tepki gösterince hemen “entel” geyiğine sarılmaları ise kimse kusura bakmasın ama aşağılık kompkleksine kapılmalarındandır. Mesele sadece uzun planlı, durağan filmlerin tercih edilmesi değildir, öyle olsa temelini Amerikan tekniğinden alan Yeni Dalga sinemasını; Godard’ı, Truffaut’u bir kenara koymak gerekirdi. Daha öncesindeki İtalyan yeni gerçekçilik akımının yarattığı etkileri düşünelim mesela Rosselini’nin Rome Open City ya da De Sica’nın Bisiklet Hırsızları’nın derdi durağan film çekelim entel olsun değildi. Sulu zırtlak Amerikan studyo filmlerinin dünyayı istilaya başladığı bir dönemde kameranın sokağa çıkarılarak Hollywood’da bir çeşit yarı tanrı gibi yaşayan yıldızlar yerine gündelik hayatta rastlayabileceğiniz sıradan insanlardan oluşan oyuncu kadrosuyla gerçek dünyanın dertlerini ele alması, kullandığı yepyeni çekim teknikleri başta Godard’dan Truffaut’ya tüm Fransız yeni dalgacılarını etkisi altına alırken, aynı etki Doğu Avrupa sineması, İngiliz sosyal gerçekçi sinema ve kendi ulusal sineması emekleyen Yunanistan’dan tutun, Hintli Satyajit Ray’e ve hatta Gurbet Kuşları’ndan, Susuz Yaz’a kadar uzanmıştır. Bilmediğini yok sayan bir anlayışla tüm bu tarihsel süreçten bihaber belki de filmin çekildiği andan 60 sene sonra “ay çok sıkıcıydı, zamanınızı harcamaya değmez” diye bir çırpıda bir sanat olayını tekmelemeye çalışan vandal’a afedersiniz ama biraz budala olduğunu hatırlatmakta bir beis görmüyorum. Görmüyorum çünkü toplum bunlarla dolu, görmüyorum çünkü bilgisizlikleri, görgüsüzlükleriyle her alanı işgal edip altta kalanları tekmelemekten çekinmeyen ucu faşizme kadan giden çirkin bir tavır bu.
      Bana ne senin beğendiğin film sayısı 45-50′yi geçmiyorsa, bana ne senin estetik filtrelerin tıkalıysa. Bir insana, en baba oyucuların 30 saniyelik bir repliği bile zor ezberlediği bir ortamda Bergman’ın Passion of Anna’sında Max von Sydow’un onlarca yüz mimiği ve inanılmaz ses tonlamasıyla 4 dakikalık repliği boyunca sergilediği oyunculuktan, göz yaşları arasında bir an gerçekten oynadığı karakterin bizzat kendisine dönüşmesinden haz almasını nasıl aktarabilirsiniz ki? Bu hem duygusal, hem kültürel bir birikimle mümkündür ancak. Bu birikimden yoksun sistemin içinde mutlu mesut, önüne sürülen filmi sadece bir tüketim malzemesi olarak görüp düşünmeden yutan bu dangalaklıkta sessiz sedasız yaşamayı bile beceremeyip üstelik bir de “zavallı kendini entel sanan 10 kişi” gibi saldırgan bir üslüpla arz-ı endam eden içler acısı insanlık müsveddesine ne anlatabilirsiniz ki? Sinema evrensellikse 100 sinemandan 80′inde Amerikan, 15′inde Türkiye, geri kalanında diğer ülkelerin filmlerinin oynamasının neresi evrensellik? Bariz bir Amerikan kültür işgalinin, bu işgalin toplumun bilinaltına nasıl sirayet ettiğinin ve bizleri ne türden yaratıklara çevirdiğinin sosyolojik etkilerinden bahsetmiyorum bile. Bunu anlamak için popüler bir ulusal televizyon kanalını 10 dakika seyretmek yeter. Hollywood sineması yönetmenlerinden Gus Van Sant’ın ustam dediği, dünyanın author tüm sinemacıların hepsinin saygıyla andığı ve 7 saatlik bir filmi kusursuz çekecek kadar büyük bir yönetmeni anlamak yerine saçma sapan laflar eden birilerinin istediği çöplerle mi dolsun bu site? Samimi olmak gerekirse bu sitede de bolca var. -özellikle dublajlı filmleri bu kategoriye koyuyorum- Senaristlikten yönetmenliğe böyle bir yeteneği olan Bela Tarr pek çok maddi imkan önüne serilmişken “Ben sinema sanatına yapabileceğim katkıyı yaptığıma inanıyorum bundan sonrası artık tekrara girer. Yeni nesillerin sinema yapabileceği bir yapı kurup onların yapımcılığına soyunacağım. Torino Atı benim son filmimdi” diyerek 58 yaşında sinemayı bıraktı. Bunun, böylesi bir dünyada ne kadar erdemli bir tavır olduğu nasıl anlatıbilinir ki?
      Damnation’un, Tarr’ın bir gençlik dönemi filmi ve geçtiğimiz günlerde Can Yayınları tarafından romanı da basılan 7 saatlik Satantango’nun ön çalışması ve Avrupa’nın en çok okunan romancılarından vatandaşı Lazslo Krasznahorkai ile ilk buluşması olduğunu; dağılmak üzere olan demirperde ülkelerinin o belirsizlik ve umutsuzluk içerisindeki Kafkaesk dönemde insan ilişkileri ve çırpınışlarının ağıtı olduğunu bilmeyen birine izlenilebilinir görünmemesi gayet normal. Yüzlerce film var sitede git başka birini seyret, her konulan filmi seyretmek mecburiyetin yok. Film hakkında başkalarıyla paylaşmak istediğin bir katkısı olacak düşüncelerin varsa yap. Yorum kısmı da bunun için var zaten ama allah aşkına “zaman kaybı” “iyi değil” gibi cümleler sarf etmek diğer insanlara ne verir. “iyi ne kardeşim; kime göre, iyi, neye göre iyi?”
      Sonra da biri çıkıp güzel deyince “vay enteller geldi böyle oldu, eskiden buraları dutluktu, biz burasının eski müşterisiyiz” zırvalıkları. Bu site eğer sadece sizin istediğiniz vizyon filmleri, altyazı okumayı bile zul görüp üç kuruşluk dublaj stüdyolarının mide bulandırıcı dublajlarıyla montajlanmış filmlerini ayakta alkışlayanların aklıyla gitseydi, diğer siteler gibi ya yan tarafta durmadan açılan penis büyütücü ya da tanju’yu kelliğinden kurtaran macunların yanar döner pop-uplarıyla yürüyor olurdu emin olun.
      Şu entelektüelliği aşağılayan sizler pop kültürle beyniniz sulandığı için müdavim olamazsınız. çünkü tüketime formatlanmışsınız. Buradan daha avantajlı bir site ortaya çıksın, hemen terk edersiniz. O beyenmediğiniz bir avuç entel çökmeye terk edilen Sultanahmet’e, Tophane’ye toplaşır bir mekan, bir kültür yaratır sizler gelip nargile cafelere boğarsınız, kalkıp köprüaltına gider, arabeske, taverna müziğine boğulmuş memlekette rock dinler, protest müzik dinler yeni bir mekan, bir kültür yaratır siz çakma elbiseleriniz, cebinizdeki üç kuruşla gelirsiniz haydi eller havaya diye pop müzik çalan aptal restoranlara çevirirsiniz, kalkar giderler orta köye, aynı dert, pavyonlar bitirimlerle dolu Beyoğlu’nun ara sokaklarına dalarlar. Travestiler, zancilerle aynı evleri paylaşır yeni bir mekan, yeni bir kültür yaratırlar sizler yine hiçbir şey yaratamayıp sadece birilerinin yaratıp “ah bakın buralar ne güzel olmuş” denilebilecek yerlere istilacı çekirgeler gibi doluşup çirkinleştirirsiniz. sonra da bir haltmışsınız. Bir parça yaratma kültürünüz varmış, bunun için ömrünüzün bir kısmını bile harcamışsınız gibi yüksekten atmaya başlarsınız.
      Her yere bu rezilliği taşıdınız ve memleketin hali ortada bari şu siteyi rahat bırakın.

      • Aytekin Baki diyor ki:

        Sevgili Emir Dostum ; şimdi Cem’in aslında ne yaptığını daha iyi anlıyorum..İronik yanıtımın altına yazdığım son cümlelerde Kerem’in bence haklı serzenişinden nemalanarak kendi hipotezine destek oluşturduğu ama bunun belaltı olduğu vurgusunu yapmıştım. Bir tür şark kurnazlığı ya da çakallık,nasıl kabul edilirse…Üzülerek görüyorum ki Cem bir nebze de olsa amacına ulaşmış..Kendisini savunmak bana düşmese de kalbinde bolca bulunduğunu düşündüğüm hoş görüne sığınarak belirtmek isterim ki Kardeşimiz Kerem asla ve kata sitenin yapı biçimine yönelik bu güne değin memnuniyetsiz tek söz etmemiştir ya da ben rastlamadım..Dolayısıyla 45/50 filmden oluşan belki de senden ve benden daha rafine bir estetik algı ve birikime sahip de olabilir ; daha seçici de olabilir..Bu da onun tercihidir,yoksa tüm sinema birikimi toplam olarak ancak 50 adet baş yapıt yaratabilmiştir gibi bir argüman ürettiğini düşünmek dahi istemem..:)) Özetle Cem’le aynı eleştirel paragraf içinde dolaylı da olsa yer almayı haketmez Kerem..Öte yandan Cem’i EsKO’nun özellikle yarattığını bile düşündüm bir ara profil tepkisi ölçümleme yöntemi olarak..Ne şüpheciyim ama:( Anladığım kadarıyla Cem bilinçli olmasa da provokatif etkiyi yarattı..Ama bizim sitenin duvarına tosladı gibi..
        Son Söz :Muhteşem cümlelerle ne de güzel anlatmışsın cehaletin cesaretini…Ama Cem Max Von Sydow falan bilmez bir tane Max bilir ,o da dondurma çeşididir. (Hakkını yemeyeyim Mad Max’i de tanıyordur belki ). Ama unutulmasın cesur olan sadece cahiller değildir…Her gözlüklü apartman çocuğu olmayabilir , -ben bulaşmayayım ya.. hadi eyvallah ..! da demeyebilir…İki laf eder bitirir adamı…Helal olsun sana…Sevgilerimi kabul et….

        • emir acar diyor ki:

          sevgili aytekin, samimi olmak gerekirse ben kerem’in yorumunu necip ya da cem’inkinden daha tehlikeli buluyorum.
          bence asıl kerem sinema sanatından zerre anlamadığı halde ahkam kesen ukalalardan biri. plan sekans denilen hadisenin ne olduğu konusunda yeteri kadar kafa yormadan kamera bir o yana gitmiş bir bu yana gibi teknik meselelere kenji mizoguchi’den bu yana tiyatro sanatı ile sinema ilişkisi, mekan kavramının aristo poetikasindan günümüze sinema içindeki algılanışı, oyuncuya yeteneğini sergileme imkanı veren insan odaklılık, kurgu mucizelerinin bir süre sonra yarattığı yapay büyü ile araya mesafe koyma ayrıntılarını hepten çöpe atarak saldırıya geçmesi çok çirkin.
          daha kestirmeden cümle kurmak gerekirse, bela tarr sinemasına böyle bakan biri sinema denilen şeyi anlamadan bu dünyadan göçecek demektir.
          çok basit bir plandan bahsetmek istiyorum. bir anadolu kasabasındaki kahvede çay içen saçı sakalı birbirine karışmış çiftçi bir adama içeri girip oğlunun askerde şehit düştüğü söylenilsin. tam o anda orada o adama bakan biri olarak görün kendinizi. bir süre başına ne geldiğini anlamlandıramasın ama bir süre sonra oğlunu artık ebediyen kaybettiğini fark edip dağılan çay bardağı, tabağı arasında masaya kapanıp hüngür hüngür ağlamaya başlasın. bir kez daha düşünün ne görüyorsunuz. oysa sinema tekniği insan duygularını ajite etmek açısından pek çok hileye sahiptir. surata ani zum. dokunaklı müzik eşliğinde adamın gözünden dökülen yaşlar, önden, arkadan, yandan çekimlerle kısa kesmeler, işte bunlar gerçek hikayede dönen olayların dışında izleyiciyi bir tür etki altına alma, onu aslolan gerçeklikten koparma, olmayan bir gerçekliğe ikna etme çabasıdır. gerçekten orada olsanız gördüünüz, bir süre bocalayıp sonra kahrolan bir babayı baktığınız açıdan görmek olacaktır.
          bir film tam da bu kurgu hileleri üzerinden kendi gerçekliğini kuran bir estetiğe de sahip olabilir. pek çok farklı estetik mimari üzerinden de biçim kazanabilir. önemli olan tutarlılıktır.
          bir aristokrat duyarlılığı üzerinden kelimeleri sanata dönüştüren marcel proust da olabilirsiniz, diplerde nefes almaya çalışan ferdinand celine de olabilirsiniz. atila ilhan’ın deyimiyle bir yaprağı kırk sayfada yere düşüren yaşar kemal de olabilirsiniz bir kuşağı iki karakter zerinden anlatan oğuz atay da. estetik beğeni kişiye göre değişebilir lakin bu kadar romanın arasında beğendiğim 45-50 yi geçmez demek kibirdir. bana göre de baba filmi sinema tekniği ve anlatım, oyunculuk, sanat, kostü vs. sayılamayacak kadar alanda mükemmeldir ama hödük erkek egemen, muhafazakar amerikan ekonomik yapıyı korumak adına liberal anlayışa körü körüne direnen, gerici cumhuriyetçi bakış açısını içten içe destekleyen kof bir siyasi görüşten başka bir halt değildir.
          kendi varoluşunu sağlamak adına işlenen onlarca cinayete mantıklı kılıflar uydurup durur. bir katiller çetesini bizim için kabullenilebilir ve sempatik hale getirir.
          neyse çok yoruldum ben, ayrıca sanırım sarhoş oldum. daha fazla anlatmanın, daha fazla işe yarayacağı sanısından da bir an kurtuldum sanki. tuhaf, aslında insan sarhoş oldukça kelimelerin daha fazla işe yarayacağı sanrısına kapılır. ben susuyorum. aslında demin adını andığım ferdinand celine’in gecenin sonuna yolculuk kitabındaki bir bölüm geldi aklıma onu kopyalayıp bitireyim.
          ” “Boşuna heveslenmemekte yarar var, insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur, karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. Herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize. İnsanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yıkarak, ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar. ‘Çok güzelsiniz Küçükhanım’ derler. Ne ki yaşam onları yeniden yakalayıverir, aynı küçük numarayı bir kez daha deneyinceye kadar. ‘ Ne de güzelsiniz Küçükhanım!…”
          Bu sırada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de, gelgelelim herkes gayet iyi bilir, değil mi, bunun hiç de doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle kendi içimizde sakladığımızı. Bu numaraları yapa yapa yaşlandıkça giderek daha da çirkin, itici bir hal aldığımız için artık acımızı, iflas ettiğimizi gizlemekten bile aciz kalırız, en sonunda şöyle insanın ta derinlerinden suratına kadar ulaşmayı başarabilmesi şöyle bir yirmi, otuz yıl, hatta daha da fazla zaman alan o sevimsiz ve çirkin ifade, gitgide yüzümüzde sıvaşmadık yer bırakmaz. İnsan dediğin, işte bu işe yarar, sadece bu işe, ekşi bir surat ifadesi üretmek, biçimlendirmesi tüm ömrünü alan, hatta gerçek ruhunun bütününü eksiksiz yansıtabilmek için oluşturması gereken asıl surat ifadesi o kadar ağır ve karmaşıktır ki, bunu tamamlamaya ömrü bile her zaman yetmeyebilir.”

        • Kerem diyor ki:

          Aytekin kardeşim, değerli düşünceleriniz için teşekkür ederim. Sizin gibi insanların var olduğunu bilmek bile güzel. Aslında diğer kişilerin yazdıklarını pek okumadım. Aşağı yukarı söylenebilecekleri, neler söyleyebileceklerini biliyorum. “Git Recep İvedik seyret” filan demişlerdir, bu sanat dehaları. Gereksiz bir tartışmaya da girmenin anlamı yok bence.
          Aslında 45-50 yazdım ama, gerçekten beğendiğim filmlerin sayısı o kadarı da bulmaz.
          Hangi filmi neden severim? Kısaca söyleyeyim merak eden varsa.
          Mesela Seven Samurai filmini oldukça beğenirim. Çünkü, birçok bakımdan güçlü bir film olarak görüyorum. Sanırım halktan insanların bile müthiş bir oyunculuk sergilediği ve hayatın trajedik boyutlarını alabildiğine göz önüne seren bir film. Diğer taraftan, zor anlarda ihtiyaç duyulan “kahramanlar”a insanların bakışının gerisindeki çıkarcılığı ve özellikle de, “çaresiz” ve “zavallı” gözüken insanların bile geçmişinde kirli ve kötü olaylar bulunabileceğinin unutulmaması gerektiğini ustaca gözler önüne seren bir film. Ve daha bir çok şey…
          Eleştirilebilecek yönleri olduğunu da düşünmekle birlikte, Olağan Şüpheliler filmini beğenirim mesela. Nedenlerini açıklamak uzun sürer. Yine eleştirilebilecek yönleri olduğunu düşünmekle birlikte, Mulholland Drive’i beğenirim. Dogville’i beğenirim. İhtiyarlar’a Yer Yok’u beğenirim. Fargo’yu da eklemem lazım. Sierra Madre Hazineleri filmini beğenirim.
          Beğenmediklerime gelince. Çoğu insanın bayıldığı Inception’ı sevmem ve beğenmem mesela. O filmin üst sıralarda olması benim gözümde ayıp bir şeydir. O kadar kusurlu ve uyduruk bir olaylar örgüsü var ki, saymakla bitiremem. Büyük bir gazetenin sinema eleştirmeni ile bu yüzden tartışmış, sonunda çarpıcı bir saçmalığı yazarak lafı ağzına tıkamıştım.
          Bu filme gelince… Bazı filmlerin hikâye ya da yönetmenleri beni öyle sinir eder ki, sonuna kadar asla izlemem. Bu filmi de yarıda bıraktım. Kimse kusura bakmasın, biraz ağır bir ifade kullanacağım ama, kör müsünüz?.. Böyle bir film çekim şekli olabilir mi? O kameranın anlamsız noktalara yönelmesi, odaklanıp durması, filmin neredeyse üçte birinin kamera oyunları ile geçmesi, ortada bir olaylar örgüsünden çok kamera oyunları bulunması sizi hiç mi rahatsız etmiyor? Hele kadın oyuncunun yapmacıklığı, ancak Türk filmlerinde görülebilecek türden. Gerçek oyunculuk “rol yapmak” değildir, o karakterin kendisi olmaktır. Bunu daha fark edemediniz mi?

          Neyse. Şimdilik bu kadar eter. :)))

      • yesimm... diyor ki:

        Verdiğiniz muhteşem cevabı uzun bulup sıkılarak, okumamışlardır bile sanırım.Okudum ve her kelimesine katılıyorum,bizi bari burda rahat bıraksınlar “lütfenn”.

    13. Demet Yüksel diyor ki:

      Bela Tarr hiçleşmenin, insanın içindeki o kara duygunun, boşluğun şairi…Sakin planlarıyla Karrer’in yaşadığı yıkımın ve hüznün tadını bile çekilesi bir tonda veriyor. Öyle ne anlattığını bilmeyen ve sayıklayan, alay edilesi bir film değil bu… Şiir gibi anlatılamayan ama insanı içsel bir yolculuğa ve derinliğe götüren bir film. Açıkçası Torino Atı’ndan daha çok beğendim. Gerçi kıyaslama da neye göre? o da ayrı bir konu ya neyse… Dışarıda sürekli yağan yağmurun yarattığı sel, tufan etkisine karşılık sığınılan barın adının Titanik olması da manidar. Müziklerinin tadı da çok ayrı…

    14. pink floyd diyor ki:

      guncel film yok diye cem aba altindan sopa gosteriyor vay beeeee ne gunlere kaldik bence sen bu siteyi protesto et girme zaten filmler eski kuf kokuyor sirketinize bulasmasin biz aytekin baki gibi sahane elestirmenlerin pesinden saca dokule gideriz aman sana birsey olmasin

      • Aytekin Baki diyor ki:

        Sevgili Pink :)) O sıfatı hakettiğimi asla sanmıyorum…Sıradan bir müşteriyim ..o kadar.. cömertliğin ve nezaketin için de aşağıdaki saygı duruşumu kabul et lütfen ,hatta benim için dinle bir kez…..En sevdiğim parçasıdır..

        Goodbye Cruel World

        Goodbye cruel world,
        I’m leaving you today.
        Goodbye,
        Goodbye,
        Goodbye.

        Goodbye, all you people,
        There’s nothing you can say
        To make me change my mind.
        Goodbye.

    15. nurdan diyor ki:

      Tek kelimeyle muhteşem diyebileceğim bir filmdi. Yönetmen, bu tarzın en iyisini yapmış. Oyuncuların doğallığını olabildiğince aktarmış, monotonluğun içindeki isyanı, durağanlığın içindeki kıpırtıyı yakalamış. Filmdeki en müthiş sahne, neredeyse ayin şekline bürünen toplu dans sahnesiydi bence. Unutulmaz kareleriyle, müzikleriyle ince ince dokunmuş bir filmdi. Bu tarzın meraklıları izlemeli, yarı karanlık fona ve sürekli yağan yağmura katlanabilirseniz filmin sonunda buruk bir kalple kalakalıyorsunuz. Ayrıca şarkının sözleri ve bazı diyaloglar çok çarpıcı..

    16. stah diyor ki:

      sn.ESKO,

      sayenizde sinema kültürümde büyük bir sıçrama oldu..

      çok teşekkür ederim..

      sevgiler,saygılar..

    17. Yabanci Sinema izliyorum, diyor ki:

      Esko”ya 10000000000000000000000000000000000 tessekurler, iyiki varsiniz, sevgiler, saygilar,,,

    18. pink floyd diyor ki:

      tesekkur ederim.Gercekten cok naziksiniz her zaman elestirilerinizi okuyabilmek umidiyle.

    19. YILDIRIM KARAKAN diyor ki:

      VALAHİ BEN CEM,İN DEDİĞİ GİBİ ENTEL YADA DANTEL DEĞİLİM AMA BU SİTEDEKİ KLASİK VE DRAM TÜRÜ FİLMLERİ BÜYÜK BİR BEĞENİYLE SÜREKLİ İZLERİM KEŞKE ENTEL OLABİLECEK BİRİKİM VE KÜLTÜRÜM OLSA ENTEL AYDIN ÇAĞDAŞ ,KÜLTÜRLÜ İNSAN DEMEKTİR BİLDİĞİM … CEM,İN İSTEDİĞİ TÜRDEN FİLMLER MACERA VE POLİSİYE BÖLÜMÜNDE VAR BU SİTEDE YORUMLARINI BEĞENİYLE OKUDUĞUM İKİ ENTELLEKTÜEL VAR ÖZKAN DURAK VE AYTEKİN BAKİ .. VE DEMEK YÜKSEL, İLE NESRİN YALIN,IDA DERİN BİLGİLERİ SEBEBİYLE EKLEYEBİLİRİM ONLARIN YORUMLARINI OKUMAK BENİM İÇİN ZEVK BENİM İÇİNSE BU SİTEDE KEREM,İN YAZDIĞI GİBİ GÜNCEL FİLMLER DEĞİL BAŞYAPIT BİR KAÇINI ÖRNEK VEREBİLİRİM….

      Masaki Kobayashi,nin İNSAN MANZARALARI 1,2,3 üçlemesi
      Akira KURASAWA, SAKLI KALE ,SEVEN SAMURAY VE ÇOĞU FİLMİ
      Fritz LANG ,BİR ŞEHİR KATİLİNİ ARIYOR,METROPOLİS,NEHİRDE ÖLÜM,MAVİ GARDENYA,SCARLET CADDESİ, PENCEREDEKİ KADIN
      JOHN FORD, GAZAP ÜZÜMLERİ , bunlar ilk aklıma gelenler en az 100 adet daha bu siteden başyapıt yazabilirim mutlaka herkesin zevki ve beğenisi farklı olabilir herkese iyi seyirler.

    20. YILDIRIM KARAKAN diyor ki:

      AYRICA BU ELİT FİLMLERE BİLLY WİLDER,İN SUNSET BULVARI,NI EKLEMESEM OLMAZ

      bu arada ismini demin unuttuğum NİMET DURUKAN,da yorumlarıyla zevkle okunuyor
      ve tabiki sitemizin olmazsa olmazı 10 üzerinden verdiği puanlarla tebessümle okuduğum BUTTERFLY arkadaşımda elbette.

    21. YILDIRIM KARAKAN diyor ki:

      SAYIN DEMET YÜKSEL,İN İSMİNİ YANLIŞ YAZDIĞIM İÇİN KENDİSİNDEN ÖZÜR DİLERİM ARTIK YAKIN GÖZLÜK KULLANMA YAŞIM GELDİ SANIRIM :)))

    22. altan cengiz diyor ki:

      Ne ne değildirle, ne nediri arıyor bu film…çok hoş, çok başarılı…Sona doğru o köpekli sahne özetliyor aslında…

    23. pink floyd diyor ki:

      bu site de filmler kadar sahane insanlar var ne mutlu valla seriat korkumu yeniyorum sayeniz de cok yasayin emi…..

    24. Demet Yüksel diyor ki:

      Yıldırım Karakan arkadaşım… Adımı yanlış yazdığın için özür dilemene gerek yok. Kişi kişiyi bilir. Bu arada, bazı art niyetli biçimde ortalığı karıştırmak isteyenlerin de kafasındaki ses gayet net anlaşılıyor. Sevgiyle…

    25. YILDIRIM KARAKAN diyor ki:

      Demet hanım nazik yanıtınız için teşekkür ederim Pink floyd,un dediği gibi bu sitedeki şahane insanlarla yorumlada olsa paylaşımda bulunmak benim içinde çok büyük bir zevk bu sınırsız keyfi ömür boyunca yaşamak dileğiyle hepiniz iyiki varsınız.

    26. Kerem diyor ki:

      Bu arada, Sierra Madre Hazineleri filmini bir açıdan hatırlatarak tavsiye etmek isterim. Aslında çok müthiş bir konuyu çok müthiş bir oyunculukla ve müthiş bir yalınlıkta işlemiş bir filmdir. Para ve mücevher gibi sahip olunan bir varlığın elinden alınabileceği, kendinden çalınabileceği paranoyasının nasıl tahrip edici sonuçlar doğurup arkadaşlara güveni kaybettirebildiğini ve arkadaşlıkları bitirerek insanları düşmanlaştırabildiğini, şizofrenik bir ruh durumuna itebildiğini o filmde çarpıcı şekilde izleyebilirsiniz. Benim kişisel beğenim açısından bir diğer başyapıt Guguk Kuşu’dur. Tabii bu yaşıma kadar binlerce film izlemişimdir ve her film aklımda kalmaz. Ama adı aklımda kalan ve sanırım 40′a yakın film beğendiğim filmlerdir.
      Bu filmi beğenen beğenir. Ona bir şey diyemem. Bazıları inadına da beğenebilir. Ona da bir şey diyemem. Ama ben yönetmenin kamera ile çok kastığı(yani ayranlık uyandıracak çekimler yapmak adına kendini çok zorladığı) ve konuya odaklanamadığım filmleri sevmiyorum. Diğer taraftan, tüm canlıları seven ve yaşamlarına saygı duyan biri olarak, yönetmenin sürekli olarak sokak köpeklerini çekiminin dekoratif unsurları olarak kullanması, mesela bir arabanın sağına soluna koyduğu yiyeceklerle o canlıları yağmur önünde oyalayıp durması yüzünden yönetmenden tiksindim, nefret ettim.

    27. Maxim diyor ki:

      Bu filmi önceden izlemiştim, eklendiyini görünce yorum yazmak istedim. Film çok güzel, mutlaka izleyin, bundan sonra yönetmenin Wreckmeister Harmonies ve 7 saatlik Satantango filmlerini de izleseniz Bela Tarr artık sizin için şekillenmiş olacaktır bence. Nadir yapıtlardandır ki, bir kez daha izlemek isterim…

    28. okyanus esintisi diyor ki:

      bu siteyi tek gecıyorum …

    29. Kerem diyor ki:

      Daha önce yazmıştım. Bu filmi ancak arısına kadar izlemeye tahammül edebildim. Ancak aklıma başka bir şey geldi. Dünyanın neresinde olursa olsun, insanlar kendi beğenilerinin eleştirilmesine pek katlanamazlar, çünkü kendilerinin en iyisini bilip beğenecek kadar bilgili ve akıllı olduğuna inanırlar. Oysa bir şeyi gözden kaçırırlar: David Lynch’in de dediği gibi, “anlam, insanın kendi kişisel dünyasına dair bir olgudur.” Yani, mesela bir aşk filmini daha bir beğeni ile izleyen kişinin yaşantısı, okudukları ve deneyimleri çerçevesinde oluşan anlam dünyası, izlediği filmden daha fazla hoşnut kalmasına yol açabilir. Bu, “sanat” dediğimiz şeyle bir ölçüde ilgili olsa da doğrudan ilgili değildir. Sizin anlam dünyanızın penceresinden baktığınızda size “çok güzel” gözüken bir şey, benim gibi hayatında pek romantizme yer olmayan birine hiç de güzel gözükmeyebilir.
      “Zevki ne belirler?” ya da “zevkler ve renkler tartışılamaz mı?” gibi sorular üzerine çok düşünmüş ve araştırma yapmış birisiyim. Zevkler elbette ki tartışılabilir, çünkü zevklerinizi öncelikle içinde yetiştiğiniz kültür belirler. Kişiliğinizde her zaman bu kültürün derin izlerini taşırsınız hiç fark etmeden. Kültürlerin nasıl oluştuğu konusuna girmek gereksiz ama, kabaca bir örnek vermek gerekirse, Fransız mutfağında salyangoz emekleri vardır ve onlar salyangoz yemekten hoşlanır. Çünkü henüz küçüklükten itibaren karşılaştığı yaşam ve davranış biçimleri içerisinde, salyangoz yemek olağandır ve lezzet duygusu da bu çerçeveden etkilenir. Size “iğrenç” gelebilecek şeyleri yiyen milyarlarca insan var dünyada mesela. Sizin “iğrenç” bulduğunuz şey, onlar için “lezzetli”dir.
      Yani, kendi zevkinizi “sanat” zannedip yere göğe koymadan önce, bilmeniz gereken temel şey, beğenilerin nasıl oluştuğu, kültürün buna etkisinin ne olduğu ve nihayet anlam dünyanızın bununla ne derece ilgisi olduğudur.
      Bu filmin bu kadar fazla yorum almış olması(sanırım bir aşk filmi idi bu, tam seyretmediğim için emin değilim), romantizmin doruklarında gezinen çok sayıda insan olduğunu düşündürdü bana. Çok kişinin beğendiğini görünce, kendimde bir eksiklik hissetmedim de değil hani. :)))) Neyse. Hayatımda çok film seyrettim. Çocukluğum ve gençliğimde Bruce Lee filmlerinin hayranıydım mesela. Anlayacağınız üzere, beğeninin özellikle anlam dünyası ile ilgisi var. Çünkü o yaşlarda, süper tekniklerle çatır çutur adam döven ve zor durumdaki insanlara ardım eden “bir kahraman” insan için daha çok önem ve anlam taşıyor ve hatta olmak istediğiniz kişiyi izliyorsunuz çoğu kez. Fakat, hayatımda daha önce bu filmin yönetmeni kadar beni rahatsız eden bir çekim tekniği olan birini görmedim. Evet, mesela Vahşi Belde filminde Peckinpah’ın hayvanlara gaddarca kötülükler yapmış olması çok rahatsız edici bir şeydi benim için ama, o filmin yönetmenlik bakımından bir usta işi olduğunu da kabul etmem gerekir.
      Şimdi asıl merak ettiğim şey şu: Bu film bazılarınızın iddia ettiği kadar iyi mi gerçekten ve iyi ise bunun nesnel ölçüsü nedir? Yoksa “çoğunluğun beğendiği güzeldir işte” diye çok klişe bir argüman mı ileri süreceksiniz?

      • emir acar diyor ki:

        Sevgili KEREM kardeşim, beğenilerimizi kültürün oluşturmasından, filmin bazılarının iddia ettiği kadar iyi olmasının nesnel ölçüsü nedir sorusuna değin pek çok şey söylemişsin ve ben de en favori yönetmenim bela tarr olduğu için son bir kez anlatmayı deneyeyim istedim.
        Bir toplumun kültüründe salyangoz yemek varken başka bir toplumda bu beslenme biçimine kayıtsız kalınması ile sanat kavramı arasında çok büyük farklılıklar vardır. çünkü sanat dalları yerel özellikleri yansıtması farklılıklarına rağmen evrensel ölçüler içinde değerlendirilir. en genel anlamıyla buna estetik diyelim biz.
        eğer bir sinema eseri üzerinde konuşacaksak haliyle bir filmi bu sanat dalının kriterleriyle tartacağız demektir. sinema batı kültürünün dünya kültürüne kattığı genç bir sanat dalıdır ve haliyle evrensel ölçütlere sahiptir. bir film pek çok katmandan oluştuğuna göre bu konuda tartışacaksak gayet çetrefilli bir işe soyunduğumuz anlamına da gelir aslında. festivallerde pek çok dalda ödül verilmesinin altında da bu sebep vardır zaten.
        ben de ergenlik yıllarımda sizin gibi bruce lee filmlerini ayıla bayıla seyrettim lakin bu beğeni zamanla pek çok açıdan gelişen birikimlerle değişikliklere uğradı. “anlam insanın kendi kişisel dünyasına dair bir olgudur” bu cümle pek yanlış değildir ama bir kişinin de da vinci’nin, carravaggio’nun, monet’nin, degas’ın, modigliani’nin, utrillo’nun, picasso’nun resimleriyle ne anlatmak istediği konusuna zerrece kafa yormayıp sonra da bu ressamlar benim anlam dünyam için bir şey ifade etmiyor demesi de kendi resim cahilliğinden başka bir halta işaret değildir.
        konuyu biraz örneklendirmeye çalışayım. tarkovski ve bela tarr gibi plan sekans tekniğiyle film yapan yeni dönem rus sinemasının parlak yönetmenlerinden andrei zvyagintsev’in ilk filmi the return’da; anneleriyle yaşayan iki erkek kardeş, kendilerini küçükken bırakıp gitmiş ve yıllar sonra aniden evine dönen babalarının isteği üzerine hem babalarının bir işini halletmesi, hem de birbirlerini tanıyabilmek için annelerini bırakarak birlikte tatil yapmak için uzun bir yolculuğa çıkarlar. en sonunda da asilik eden küçük evladın davranışlarını kontrol altına almak için baskı uygulamaya çalışan baba, küçük oğlanı kovalarken bir kaza neticesinde ölür.
        filmin konusu budur. birlikte seyrettiğimiz pek çok arkadaşla film sonrası sohbet ettik. sinema ile ciddi ilişki kurmuş olanların dışında kimse de konu hakkında farklı bir açıklama getirmedi. çünkü konu gerçekten de buydu. hatta pek çoğu da bu film nasıl yirminin üzerinde ödül almış arkadaş diye şaşırdı bile.
        şimdi bu filmden bir bölümü paslıyorum, lütfen kopyalayıp tarayıcınıza yapıştırarak bakınız:
        http://www.youtube.com/watch?v=pMqU_NNiBtQ
        direkt olarak 8:13. dakikaya atlayabilirsiniz. 8:13 ve 8:16. saniyeler arasında bir yerde durdurun ve şimdi de bu linki yapıştırın:
        http://www.katapi.org.uk/Art/DeadChrist.htm
        eğer biraz resim sanatıyla ilgileniyorsanız daha filmin başında çocukların babasını ilk gördüğü sahnede babanın, italyan rönesans ressamı andrea mantegna’nın “ölü isa” resmiyle hemen hemen aynı şekilde fotoğraflandığını görürüz. haliyle film bu karelerden sonra öyle yıllar sonra çekip gittiği yerden keyfe keder eve dönüp çocuklarıyla tatile çıkan baba durumundan başka türlü şekillenmeye başlar.
        artık baba (isa) yıllar sonra tekrar çocuklarının dünyasına (dünyaya) dönmüş fakat ne kendisi artık çocukların hayalindeki baba(isa) ne de çocukları onun bekledikleri gibidir. (bir anlamda çocuklarının gözünde ölüdür)
        haliyle bir sahnede babanın para verip de bakkala yolladığı ufak evlat parayı tokat yiyip haylaz çocuklara kaptırdıktan sonra babanın haylaz çocukları yakalaması akabinde, oğluna “sen de ona patlat tokatı” dediği anda babanın (isa’nın) yeni dünya düzeniyle arasındaki ilişki de çözümlenmiş olur. filmin gizli odağında günümüz dünyasında baba, oğul, kutsal ruh mitosunun yerleştirildiği artık iyice belirginleşir. haliyle filmin konusu bile değişmiş olur.
        kısaca devam etmek gerekirse bir film seyretmek sadece sinema ile ilgili olmaktan bile öte bir şeydir. sinema denilen şey en nihayetinde, resimden fotoğrafa, tiyatrodan müziğe pek çok farklı disiplin hakkında birikim gerektirir. Bu birikim yetersizse seyredilen üst düzey eser de anlamsızlaşır ve daha mainstream alana kaymalar başlar, en uç noktada da artık neredeyse endüstriyel bir üründen farksız olan filmlerin kucağına düşersiniz.
        söz gelimi hafta sonu dünya savaşı z filmine gittim ve gerçekten patlamış mısır yiyip gazoz içmekten başka hiçbir şey düşünülmeyecek bir iş vardı ortada. kıramadığım arkadaşlarım için zevkli bir filmken benim için bitmek bilmez bir ıstırap gibi geçti zaman.
        tarkovski endüstriyel sinema ve kendi bakış açısı için şunları söyler:
        ” eğer genel bir izleyici kitlesine ulaşmak istiyorsanız, star wars ve superman gibi, sanatla hiç ilgisi olmayan filmler yapmalısınız. bununla halkın aptal olduğunu söylemek istemiyorum, ama onları memnun etmek için de kesinlikle böyle bir ıstıraba katlanamam. sinema, insanlığa hiçbir şey öğretemez, çünkü insanlık, hiçbir şey öğrenemeyeceğini, son dört bin yılda yeteri kadar ispatlamıştır.”
        görüldüğü üzere tarkovski, star wars’tan falan bihaber biri değildir ve çok daha zor olanı becerebilecek yeteneği varken örneğin türkiye sinema izleyicisinin % 90′ının izlemeye dahi katlanamayacağı işler için ömrünü harcaması tamamen yaşam felsefesi ile ilgilidir.
        ” yaşam, var olmak için kendine koyduğu hedeflere uygun bir ruh geliştirmesi için insana tanınmış bir süreden başka bir şey değildir ve insan gelişimi gerçekleştirmek zorundadır.”
        oysa türkiye’nin %90′ının izlemeye tenezzül etmeyeceği bu filmlerin çoğu rusya’da oynadığı sırada 20 milyon izleyiciden fazla kişi tarafından seyredilmiştir.
        gelelim damnation’a, bu film bir macar filmidir ve demir perde ülkeleri çökmeden hemen önce yapılmıştır.
        çöküş aşamasında olan bir sistemin insanlarının içinde bulunduğu karamsarlığı, çürümüşlüğü, filmin öyküsünden tutun da, durmadan yağan yağmurdan, ortalığı kaplayan çamurdan, ıslak duvarlardan, ıslak köpeklere kadar tasarlanmış görkemli film atmosferini, plan sekansın adeta kokusu olan yüksek tiyatral oyunculuğu görememek asıl sanatsal körlük ve sinemadan habersizliktir. kameranın manasız hareket ettğini söylemek zaten tam da plan sekans tekniğinin ne olduğunu bilmemekten kaynaklanan bir sorundur. çünkü bir piyasa amerikan filmi gibi 8-10 saniyede kesilen planları ekleye ekleye gitmek pek çok zahmetten kurtarır yönetmeni. plan sekans gibi 8-10 dakikalık planlar çekerseniz 7 dakika tirat atan bir oyuncunun bir anlık teklemesi ya da çıkabilecek teknik bir hata aynı sahneyi bir daha çekmek demektir. 1 dakikalık repliklerde bile yerlere serilen pek çok oyuncu 7-8 tekrar yaptırırken 10 dakikalık bir planı tek parça hatasız oynayan bir oyuncunun oyunculuk gücünü siz düşünün.
        bunlara bir de evli bir kadının kendisine tutkun ve ret ettiği bir erkeğe ” “dün bana baktığında bir şeyin farkına vardım. seninle dünya arasında ulaşılmaz, garip, boş bir tünelin olduğunu fark ettim.” gibi replikler ekleyin. dramatik aydınlatma altında her karesi enfes fotoğraflar ekleyin. istediği karşılığı alamayınca sevdiği kadın ve kocasını polise gammazlayan bir aşıkın en son sahnede yine tek planda bir köpekle aynı onun gibi çamurlar içinde köpekleşerek havladığı sahneyle ne hale geldiğini anlatan müthiş sinematografik kapanışı ekleyin, bir filmi film yapan tüm parçaların birbiriyle şiir gibi uyumunu ekleyin böyle bir şey nasıl anlatılır ki?
        tüm bunları görmezden gelip sağa sola sokak köpekleri koyması gibi meseleyi dekoratif amaçlı bulup vicdan yapılması da çok acayip. köpeklerin baş karakterle çok yakın ilgisi var hadi bunu filmin tamamını izlemediğiniz için kabul edelim ama en nihayetinde zaten sokak köpeği ve önüne konulan kemiği yiyiyor en fazladan. buna takılacak ve gayri insani bulacak ne var? çok beğendiğiniz 7 samuray’da atların neler çektiğinden haberiniz var mı?
        ayrıca her film izleyiciyi mutlu edecek diye bir durum yok. hayat da böyledir. bazen rahatsız eder. bundan da korkmamak lazım. bu duruma ilişkin radiohead grubunun solisti thom yorke’un bir röportajında çok güzel bir cevabı vardır. röportajda işi magazine yatırmak isteyen dergi muhabiri ” ok computer albümünüzü bazı müzikseverler çok karamsar buldular. siz genellikle neşeli şarkılar yapmayı mı seviyorsunuz yoksa hüzünlü şarkılar yapmayı mı? diye sorar.
        ” ben duyguları neşeli ya da hüzünlü diye ayırmıyorum. tabii reklam sektöründe değilsem. mesela neşeli olsun diye bazı meslektaşlarım gibi, ‘karımı seviyorum, işimi seviyorum, yaşamı seviyorum- yaşamı seviyorum, işimi seviyorum, karımı seviyorum’ diye nakaratları olan şarkılar yapmıyorum. düşünsenize yaşamım bundan ibaretse, bu aslında ne kadar hüzünlü bir şarkı olurdu değil mi?”

        • Kerem diyor ki:

          Kendince çok bilgiç ve sinema dehası geçinen Emir Acar kardeşim,
          Kusura bakma, sinemada “alt metin”in ne olduğunu senden öğrenecek olmadığım gibi, “estetik” ve “disiplin” sözcüklerini de oldukça gelişigüzel kullandığını hatırlatmadan geçemeyeceğim. Bu dünyadan senin gibi kendini çok zeki ve bilgili zanneden ve bazı şeyleri ustaca yakalayabildiğini zanneden niceleri geldi geçti de, söyledikleri sözler çene çalmaktan ileri gidemedi. Bence öncelikle estetik ve özellikle de disiplin kavramlarını doğru algılamayı ve anlamayı dene.
          Muhtemelen, “anlam kişinin kendi dünyasına özgü bir olgudur” sözünü doğru anlayamadığın gibi, bundan sonra da anlayabileceğinden de ümitli değilim. Resim sanatı ile ilgilenmiyorum. Her b.kla ilgilenip, her konuda “bilgili” görünmeye çalışmak gibi patolojik bir ruh durumuna sahip değilim. Zaten, böyle olduğu içindir ki, bilim dediğimiz şey çeşitli dallara ayrılmıştır ve bir fizikçi mesela, çok iyi bir biyolog olduğunu da iddia etmez. Resim konusunda bir “sanat uzmanı” olduğunuzu düşündüğünüz belli ama, bu ne beni, ne de başkasını zerre kadar ilgilendirmez.
          Franz Kafka, Dönüşüm(“Değişim” olarak da isimlendirilebiliyor) romanında, kendi döneminin sembollerini kullanarak bazı şeyleri anlatmaya çalışmıştır. Uzun yıllar oldu, şu an tam hatırlamıyorum ama, mesela diyelim ki, zengin görgüsüzlüğünün sembolü olarak pahalı kürk giymeyi kullanabilmiştir. Eğer onun yaşadığı dönemdeki toplumsal yaşamı tam olarak bilmiyorsanız, onun ne anlatmaya çalıştığını da fark edemeyebilir ve gördüğünüz şeylere kendi anlam dünyanız üzerinden bir açıklama getirmeye çalışabilirsiniz. Kısacası, şahsen ben, her filmin ille alt metinlerini çözümleyip anlayacağım diye, kalkıp her dönemin yaşantısını en ufak ayrıntılarına göre öğrenmem gerektiğini düşünen bir manyak değilim.
          Sanatın ne olup olmadığı konusu ise apayrı bir tartışma konusu ki, bu konuda herkesin üzerinde uzlaşabildiği bir tarif de yapılabilmiş değil. Gerçi bir sanat dehası olarak sizin bu konuda da söyleyebileceğiniz çok şey olduğunu ve sanatın ne olduğunu insanlara öğretecek durumda olduğunu düşünerek nasıl tatmin olma heyecanı taşıdığınızı da tahmin edebiliyorum. Kusura bakmayın ama ben sizin gibi her b.ku bilmiyorum maalesef. Cahilim işte, affediverin. Aslında şu filozoflar filan yaşasa, eminim ki onlara da öğreteceğiniz çok şey olurdu, sizinle tanışamadıkları için ne kadar şanssız olduklarına üzüldüm bak şimdi.
          Kendi bilgim ve düşüncelerim ölçüsünde bazı şeyleri anlatmaya çalışsam da, pek faydası olacağını sanmadığım için bir şey yazmasam daha iyi olacağını düşünüyorum. Son olarak, o müthiş dehânız ile, bu filmde duvarların gölgeli kısımlarına yönelip saniyelerce bize gösteren kameranın sizin için ne gibi muhteşem sanatsal değerler ifade ettiğini anlatsanız da, o insan üstü zekânızdan insanalr mahrum kalmasa?.. Ne dersiniz?
          Son bir not: Bence siz de kendinizi, boyunuzu ve çapınızı aşacak şeyler konusunda bilgili gösterip bilgiçlik yapmak adına fazla kasıp zorlamaz iseniz, hem insanlara ve hem de kendinize büyük bir iyilik yapmış olursunuz.

          • emir acar diyor ki:

            sevgili kerem kardeşim.
            öncelikle ağzını bozmuş olmandan rahatsız olmadığımı belirteyim rahat ol. ben sinema sektöründe çalışıyorum ve sektördekilerin yanında senin retoriğin konsolos zerafetinde kalır. şu giriş kısmını hallettikten sonra müsadenle bir soru sormak istiyorum.
            ne konuştuğunu bilmiyorsun değil mi?
            gerilme ardından cebimden bir bozuk para çıkarıp yazı tura atarak ” what’s the most you ever lost on a coin toss” demeyeceğim.
            diyeceğim şu ki, nazarımda yaptığın eleştirinin kuvveti picasso tablosuna bakıp bunu ben de yaparım diyerek ressamlığa soyunan kenan evren’den farklı değil.
            ergen saçması ” sinema dehası geçinen”, ” senin gibi kendini çok zeki ve bilgili zanneden”, ” her konuda “bilgili” görünmeye çalışmak gibi patolojik bir ruh durumuna sahip” zırvalıklarınız gerçekten çok demode. kaç yaşındasınız bilmiyorum ama büyüyün artık. en azından aklen. isyan edceğiniz bir şey varsa da şu sıra sokaklar gayet uygun.
            ” fizikçi mesela, çok iyi bir biyolog olduğunu da iddia etmez” ile tartıştığımız konunun ne alakası var? kıyas ölçünüz bu mu? Bir fizikçinin matematik bilmemesiyle ilgilidir, bir sinemacının resim sanatından bihaber olması.
            osuruktan karakter tahlilleriyle tribüne oynamanız kusura bakmayın ama budalalık hatta sizin de kendinize dediğiniz gibi cahillikten başka bir şey değil.
            bana göre kaba saba değerlendirmeler yaptığımı düşündüğüm yazılarım için bile entelektüel zırvalık yakıştırması yapmanız bile saçmalıktan öte bir şey değil. yorgun argın iki kelime edeyim. herkese açık bir alan fazla teorik yazmayayım diye kaba saba yazdığım yazılara yorumun bu ise oturup da biçimci sinema ve bela tarr üzerine ciddi ciddi yazsam kimbilir neler söylerdin?
            bunu anlayacak kapasitede biri olsaydın zaten içeriği bomboş şu ahmakça yazıyı döşenmezdin. duvarların gölgeli kıvrımlarına yönelip saniyelerce sana gösterilen resimleri keserse daha hızlı giden bir film yapacağı halde onları oraya koymakta ısrar ederek filmi klasik izleyiciye göre seyredilmez kılan ama bunda ısrar eden aklı anlayabilirdin.
            geçtiğimiz yüzyılın başında artık fotoğrafın resim sanatının ne işe yaradığını ciddi ciddi düşündürttüğü bir dönemde 1915′te petrograd’ta yapılan son fütürist resim sergisi o,lo’ da sadece simsiyah bir kareden oluşan yağlı boya tablosuyla resim ortamını sarsan kasimir malevich resmine bakıp var olan bütünlük içinde anlaşılması gereken bir tabloyu hıncal uluç gibi önüne koyup “bana bunun sanat olduğunu kimse söyleyemez arkadaş” diyen cahillikten daha ötede bir yerde değilsin. hatta o derece ki adı anıldığında lars von trier, jim jarmush, gus van sant gibi avrupa’dan amerika’ya önemli yönetmenlerin ayağa kalkıp ceketlerini ilikledikleri bir yönetmenin filmine yarısına kadar bile seyredemedim diyip saçma sapan filmleri kendin için referans olarak gösterebilecek kadar sinemadan uzaksın.
            asıl sen her boka ahkam kesmeyi kendine görev bilen hıncak uluç gibi ukalanın tekisin ve ne acı ki aynı ondaki gibi sen de bunun farkında değilsin. benim işte de, evde de, gördüğün gibi iki tek atıp dinlenmem gereken şu ortamda da sinemadan başka düşündüğüm bir şey yok. ben hayatımı belirleyen bir alan olarak sinema hakkında konuşuyorum senin çok bilmişlik taslıyorsun dediğin benim hayatım. peki sen ne hakkında ahkam kesiyorsun?
            basit bir zeka oyununa dayanan öyküsü ve zekice kurgusundan başka insan hayatının gerçekliğine dair hiçbir şey söylemeyen, ortalama holywood yönetmenlerinin hangisinin eline verseniz kolayca çekebileceği bir rezervuar köpeklerine övgüler düzerken bu filme yarısına kadar seyredemedim diyen bir zekayla ne konuşuyorum ben kendime kendime şimdi fark ettim birden. ben çok bilmiş sinemadan anlamayan abdurrahman dilipak gibi her boka ahkam kesen entel dantel bir adamım güzel kardeşim. dediğin gibi yaşasaydılar filozoflara bile akıl verirdim. mesela karl marks’ı karşıma alıp “sevgili marks, hegel diyalektiğini platoncu bir yöneten elitist sınıf mantığından kurtarıp ezilen sınıfların tarihsel mücadelesi çizgisine çekmeniz dahice idi ama hindistan üzerine yazdığınız tezlerde, feodal hindistan halklarının ingiliz sömürgecileri tarafından sömürülmesini onları sınıf mücadelesine katıp proleter ediyor diye olumlamanız ahmaklığın daniskasıydı. sizin bu yorumlarınızı mekanik bir biçimde algılayan rus sosyalist yorumcular herkesi proleter yapmayı bir halt sanıp insanları gerizekalı bir korporatizme dahil edip stalin eliyle faşizme kadar götürecek kadar saçmaladılar. siz vur demeseydiniz belki de onlar öldürmezdiler” falan diye akıl bile verebilirdim.
            ne güzel demiş oğuz atay ” kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor”

            • EsKO diyor ki:

              UYARI: Ağzınızı bozmanızdan belki siz rahatsız değilsiniz ama rahatsız olacakları düşünerek bozmamanızı rica ediyorum.
              Tartışmanın eksenini kişiselden, yorumsala/anlamsala çıkarırsanız sevinirim. Aksi taktirde, hiç istemediğim birşey de olsa, yorumlara müdahale edeceğim ya da yayınlamayacağım.

    30. melih diyor ki:

      ben de fazla yazanlardan değilim lakin dostların tüm düşüncelerini büyük bir keyifle okuyorum.ister nesrin yalın ister genco ister esko vede aytekin baki ..ve diğer dostlar filmleri izlememizde düşünceleri ile bizlere (en azından bana )çok önemli katkılarda bulunuyorlar.kitap kadar sinema sanatını da çok severim ama sevmek demek sinema dilini bilmek anlamına gelmiyor.kimsenin de burada ( sinema ve felsefe bilgisi) nden ötürü ukalalık yaptığını da düşünmüyorum.cumhuriyet gazetesinin in ( 10 yıl öncesi ) kültür sanat sayfası ve dergisini takip ederdim.sayeniz de o boşluğu doldurulmuş olarak görüyor ve sizlere çok teşekkür ediyorum.

    31. Yıldırım Karakan diyor ki:

      EMİR ACAR,IN SANATSAL VE TİCARİ FİLMLER ÜZERİNE AÇIKLAMASINI ZEVKLE OKUDUM BENDE KATILIYORUM ÖZELLİKLE TARKOVYSKİ VE TARZINDAKİ YÖNETMENLERİN DAKİKALAR SÜREN TEK PLAN KAMERA ÇEKİMLERİ VE OYUNCULUKLAR MÜTHİŞ HELEKİ SİYAH BEYAZSA DESTANSI ŞİİR TADINDA FİLMLER BELKİ FİMLERİN VERDİĞİ SANATSAL MESAJI YADA YÖNETMENİN MESAJI DİYELİM BENDE TAM ANLAMIYLA HEPSİNİ ANLADIĞIMI SÖYLEYEMEM YADA ÇOĞUNU DİYELİM AMA KONU ÇEKİM VE OYUNCULUKLAR GÜNÜMÜZ ÇEKİLEN PİYASA FİLMLERİNİ HER KONUDA KATLAR .

    32. pişmanpeter diyor ki:

      rolan barthes:faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir!.

      necip
      21 Mayıs 2013, 17:59
      film iyi değil zamanınızı harcamayın
      buranın altına imzamı atıyorum,ama içeriğine katıldığım için değil,böyle basit,herhangi bir yerde,herhangi bir şey için söylenebilecek alelade bi kaç sözün,beğendim beğenmedim üzerinden geliştirilebilecek en sıradan en normal dencek bir tepkinin böyle amansız bir saldırı gibi karşılanması…aman aman..!
      bela tarr tanrı,kahrozat da tanrı kelamı mı? nedir onu tabu yapan,hakkında ancak ne kadar mükemmel olduğuna dair görüşler ifade edilebilirin mantığı ne..sanat olması galiba,ifadelere bakılırsa yüksek sanat.! sanat ne arkadaşlar ,var mı üstünde mutabık olduğunuz bi cevap?.şeyleri kutsallaştırmayın arkadaşlar,hadi elinizde değil diyelim,elinzde değilse şunun farkına varıp frenleyin azcık kendinizi,insanları (böylelerini adam yerine bile koymam dediklerinize daha fazla tepki gösteriyor olmanız da ilginç olmuş ya neyse) azarlayıp aşağılama hakkınız yok,en hafif tabirle arkadaşlar karşınızda çocuğunuz yok,sonra site sizin kadar burayı seven diğer kişilerinde,anladığım kadarıyla yönetim biçimi anarşizm, tek kuralı kaidesi de ötekine saygı,yani babanızın sitesi de değil..kusura bakmayın ama başbakanımızla aynı pencereden bakıyorsunuz şeylere,sizin gibi düşünmeyenler sussun,yok o da yetmez öyle ezilsin utansın yalnız kalsın ki inkar etsin kendini,buna suskunluk sarmalı diyolar arkadaşlar,zamanla baskıya dayanamaz ben öyle değilim demek için inanmadığınız şeyleri bağırırken bulursunuz kendinizi..lütfen bizim gibi düşünmeyenlere saygı gösterelim ,saygı göstermek arkadaşlar ifade özgürlüğünü de içerir,ve ifade özgürlüğü yalnızca zararsız,çoğunluğun görüp duymayacağı,kale alınmayacak ifadelerin özgürlüğü değildir,sarsabilir,şok da edebilir…ne ise her neyse..

      filme gelince,izlemeyin zaman kaybı diyene sus,ne hakla öyle laflar edersin,haddini bil,anlamadığın şeyler hakkında konuşma,konuşcaksan da dayanak göster diyen arkadaşların filme dair değerlendirmeleri şunlar:
      ” Film çok güzel, mutlaka izleyin”
      “Ne ne değildirle, ne nediri arıyor bu film…çok hoş, çok başarılı”
      “Tek kelimeyle muhteşem diyebileceğim bir filmdi.”
      “Bella Tarr-in izledigim ilk filmi.Sinema dilini cok iyi kullaniyor yonetmen”
      ““Yağmura alkol, aşka şarkı karıştaralım” müthiş bir film”
      “Tek kelimeyle muhteşem diyebileceğim bir filmdi. Yönetmen, bu tarzın en iyisini yapmış. Oyuncuların doğallığını olabildiğince aktarmış, monotonluğun içindeki isyanı, durağanlığın içindeki kıpırtıyı yakalamış. Filmdeki en müthiş sahne, neredeyse ayin şekline bürünen toplu dans sahnesiydi bence. Unutulmaz kareleriyle, müzikleriyle ince ince dokunmuş bir filmdi. Bu tarzın meraklıları izlemeli, yarı karanlık fona ve sürekli yağan yağmura katlanabilirseniz filmin sonunda buruk bir kalple kalakalıyorsunuz. Ayrıca şarkının sözleri ve bazı diyaloglar çok çarpıcı..”
      “Bir filmde şu diyaloglar geçecek ve densizin biri çıkıp zamanınızı harcamayın diyecek sanki kendisi için geçen zaman herkes için de aynı şekilde geçiyormuş gibi…”
      “çöküş aşamasında olan bir sistemin insanlarının içinde bulunduğu karamsarlığı, çürümüşlüğü, filmin öyküsünden tutun da, durmadan yağan yağmurdan, ortalığı kaplayan çamurdan, ıslak duvarlardan, ıslak köpeklere kadar tasarlanmış görkemli film atmosferini, plan sekansın adeta kokusu olan yüksek tiyatral oyunculuğu görememek asıl sanatsal körlük ve sinemadan habersizliktir. ”
      ““dün bana baktığında bir şeyin farkına vardım. seninle dünya arasında ulaşılmaz, garip, boş bir tünelin olduğunu fark ettim.” gibi replikler ekleyin. dramatik aydınlatma altında her karesi enfes fotoğraflar ekleyin. istediği karşılığı alamayınca sevdiği kadın ve kocasını polise gammazlayan bir aşıkın en son sahnede yine tek planda bir köpekle aynı onun gibi çamurlar içinde köpekleşerek havladığı sahneyle ne hale geldiğini anlatan müthiş sinematografik kapanışı ekleyin, bir filmi film yapan tüm parçaların birbiriyle şiir gibi uyumunu ekleyin böyle bir şey nasıl anlatılır ki?”

      son üçü emir acar’a ait..tekrardan bakıyorum yanlış bi şey dememek için..özetle emir bey: dehşetengiz (tanımlama bana ait) diyaloglardan;köpeklerin yağmurun,çamurun,ıslak duvarların üzerinden tasarlanmış görkemli film atmosferinden,her karesi enfes fotoğraflardan,öyküdeki karanlık aşktan ve sinematografik kapanıştan bahsetmiş..plan sekansı yere göğe sığdıramadığı değerlendirmeleri de temel noktası yazdıklarının,ona göre her çeşitten (bu tabir bana ait ki böyle düşündüğüne yönelik inancım bu filmdekileri esas alarak konuşuyor olmasıdır ve bana göre buradaki plan sekansların bir kısmı hiç bir şey anlatmadığından sırf zamana oynamak için uzatıldığından ve kaydırmalı çekim dediğimiz tekniği sırf hareket hissi oluşsun,uzun çekimin sıkıcılığına seyirci boğulmasın diye kullandığından her çeşide girer ve bu biçimiyle berbattır..) plan sekansı sevmeyen adam sinemayı bilmiyor,ölene kadar da bilmeyecek…ne ise
      bana göre emir sitedaşımızınkiler dahil yukarıda alıntıladığım diğer arkadaşlara ait bütün bu değerlendirmeler filme dair,niye izlememize dair doğru dürüst bi dayanak sunmuyor,bu noktada necip arkadaşımızın sözleriyle çok da farklı değiller.o izlemeyin zaman kaybı demiş,diğer arkadaşlar da,kesinlikle izlenmeli,mükemmelin yanına bir kaç klişe lafın ötesinde bi şey eklenmemiş..
      demet yükselin “Dışarıda sürekli yağan yağmurun yarattığı sel, tufan etkisine karşılık sığınılan barın adının Titanik olması da manidar. Müziklerinin tadı da çok ayrı…” bu değerlendirmesinin dışında..
      mesela emir bey,plan sekansın neden süper olduğunu anlatırken bile filme dönük tek bir sahne okumuyor,enfes fotoğraflardan bahsederken şunlar şunlar vardı demiyor,filmin sonundaki sinematografik şahaneliği açımlamıyor mesela..
      arkadaşlar fotoğrafla azbuçuk ilgisi olan herkes çok iyi bilir ki yağmurlu,puslu,yarı karanlık kasvetli hava size sağlam bir arka fon sunar en dramatik en çarpıcı karelerinizi o havalarda yakalarsınız..yönetmen filmin öyküsüne de uygun olan bu havayı bolca kullanmış,yağmur yağdırarak bi çok sahnede hatta ki son sekansta bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen karel’in omzunun 5-6 saniye sonra ıslanıyor olması,o canım plan sekansa biraz da baştan salma çalışılmış olmanın da göstergesidir..

    33. pişmanpeter diyor ki:

      benim ilginç bulduğum sahnelere gelince
      karelinkör usturayla traş olması ilginçti,ben onu karakterin sahip olduklarına dönük bir metafor diye düşündüm,zayıf,işe yaramaz,el atıldığında ihtiyaç duyulduğunda kötü sonuçlar doğuran,fena halde can yakan ki kör ustura traş bıçağı kullanmak durumunda olanlar nasıl can yaktığını da bilir..ki neticede kadın figürün karşısına da yarım traşlı çıkıyor..sonraki sekanslarda sinek kaydı traşlı olduğu halleri görülüyor tabi..
      kapı önündeki çekimi sevdim,özellikle de erkek figürün zorlamasıyla biraz daha açılan kapı zincirinin yarattığı kareyi sevdim,karelin amorsundan ,üç çeyreklik alt açıdaın alınan kadın figürün özellikle zincirle eli arasında kalan bakışları,elle zincir üzerinden oluşturulan o ikinci çerçeve,o bakışlar,o duruş bana göre çok iyiydi..orada kadının oyunculuğuna da yordum bunu,ama sonra bütün oyunculukların çoğunlukla şunu şurada okur çıkarım,bakar geçerim durur yaparım biçimindeki memurvari rol kesmenin ötesine geçmediğini görünce vazgeçtim..
      titanic bar daki ilk kaydırmalı çekimi beğendim,özellikle de figürlerin donmuş halleri,müzikle erkek figürün sert ışık altındaki hafif gülümseyen ifadesiyle,kadın figürün duruşu sesiyle beraber hoştu
      kadının hesabımızı gördük işimiz bitti dediği ilk sevişme sonrasındaki sahnede,emzirilen ağlayan bebek üzerinden karelin acınası isteklerine yapılan gönderme ilginçti,freud un id,ilkel benlik dediği şey..yalnız kadının ayağıyla kareli ittiği sahnede görüntüde öyle bir şey ifade edilmiyor olmasına rağmen,eşya devrilme efektlerinin verilmiş olması sağlam kusuruydu kurgucunun,ayrıca aynı sekansın devamında bizim görmediğimiz çekiştirme sahnesinde bi dünya boğuşma olmasına devrilme kırılma dağılma seslerine rağmen karelin sahnenin devamında bi pardösü düzeltme hamlesiyle aşağı iniyor olması da aynı kusurun devamıydı.

      kadının kocasının kareli “karımı yalnız bırak yoksa kafanı koparırım”diye tehdit ettiği sahnenin bi kaç dakika sonrasında adama iş bulduğu ve bunu kabul ettikleri sahnedeki rollerin değiştiği,zayıf,işe yaramaz,hödük karelin güce,gücün havasına,diline kavuştuğu sahneye geçiş bir klişeydi,tepkiler duruşlar diyaloglar da kötüydü bana göre..

      ikinci sevşme sahnesi ilginçti,kadının sevişirken ki ruhsuzluğu,uzaklara bakışı (hele bir de öncesinde kareli evine alırken ki orada dikilip durmayacaksın de mi deyişi var ki aman aman) soğukluğu donukluğu falan..üstte olması ve onun kontrolünde olması bundan keyif aldığına dönük gibiydi ama nasıl bi keyif,bir tek aynadan gördüğümüzde haa sevişiyormuş dedik biz..sekansın devamında ise banyo vardı ki kadının kendini yıkama biçimi,az önce yaptığı şeyden tiksinmiş ve şiddetle arınma ihtiyacı hissediyor havasındaydı..ki yönetmenin karaktereri anlatma biçimine şaştım film boyunca ben zaten ki bi toplu dans sahnesinin olduğu sekansın sonunda da bar sahibine oral seks yapıyor kadın mesela..terden kokudan yapış yapış olmaktan beter olmuş şişman birine yapılmak istenicek en son şeydir oral seks ve böyle bir durumda çok aşağılayıcıdır ki kadının onu kocanın patrona eksik olarak teslim ettiği paketlerin bedeli olarak sunduğunu sanıyorum..orada kadın mı yoksa karel mi daha derin bir çukurda bilemiyoruz çünkü diyaloglar karakterlerin üstüne hiç oturmuyor ki pek de aman aman diyceğiniz bi şey yok diyaloglarda..

      kaydırmalı çekimin beğendiğim diğer bir sahnesi polis karakolu önündeki beton blogdan geriye doğru kayan kameranın kadraja karel le iki kadını sığdırdığı kareydi..bu arada filmde toplasanız 20 tane farklı aman aman kare yoktur ki saniyede 24 tane kare aktığını düşünürsek..
      benim sevdiğim diğer bir çekim durak çekimiydi,o yoğun insan sahnesini oradaki yüzleri,ifadeleri,akan duvarı,müzik eşliğinde çok tatlı buldum..aradaki gruptan bir figürün rolüne geç girmesi biraz gülümsetmiş keşke bi daha deneyip bu eksiği giderseydiler dedirtmiş olmasına rağmen..yağmurda dans eden figürü de sevdim,herkesin seveceği düşünülerek araya atılmış bir çerez gibi geldi bana,bir önceki kalabalık-durak sahnesi fotoğrafik çerez,bu da sinematografik..
      yaşlı kadının varlığını hiç anlamlandıramadım,rolünü en iyi yapan kişi olduğunu düşünmeme rağmen ne diyo,niye diyo,neden orda,niye görüyoruz biz onu hiç anlamadım
      son sekansta köpekleşme sahnesi ilginçti ama müthiş sinematografik denen şey orada neydi anlamadım,eğer delirseydi (ki deliliğe bir şeye sadık olmaktan kaynaklanır diye atıfta bulunulmuştu bir diyalogda,bunun üstünden delirerek köpekleşseydi,kalkıp yürümeseydi sonunda hani) hah işte müthiş sinematografi derdim..yoksa o sahnede köpeğin marifeti daha ilginç geldi bana..
      uzun replik ezberlemeye gelince,bu oyunculuk kriteri değil,50 sayfayı su gibi,kitaptan verilecek bir kelimenin üzerinden devamını getiricek kadar ezberci tanıdıklarım var ama,bu marifetleri onları kötü bir oyuncu olmaktan kurtarmıyor..ki burdakiler de kötüydü,karelin hissederek okuduğunu,rolüne girdiğini hiç hissetmedim ben..
      filmin bana göre iyileri kötüleri bunlar,daha da konuşulucak tarafları vardır muhakkak..ayrıca benim yaptığım okumayı,eleştirileri kötü,eksik,yanılgılı bulacak arkadaşlar da çıkıcaktır..böyle karşıtlıklar üzerinden yoğunlaşmayı seven biri olarak karşı düşünceleri keyifle cevaplıyacağımdan emin olabilirsiniz..hoş kalın saygılar selamlar efem..

      • emir acar diyor ki:

        Öncelikle eleştirilerinizi fikir beyan ederek yapmanız saygıyı hakediyor sevgili Pişmanpeter. Müsadenle şu tanımından başlayarak fikirlerimi sunmak isttiyorum.
        ” filme gelince,izlemeyin zaman kaybı diyene sus,ne hakla öyle laflar edersin,haddini bil,anlamadığın şeyler hakkında konuşma,konuşcaksan da dayanak göster diyen arkadaşların filme dair değerlendirmeleri şunlar”
        bu cümlelerinin ardından da filmle ilgili herhangi bir ciddi tanım yapmadan filmin izlenmesi yönünde cümleler kuranların da aynı sığlıkta olduğuna dair çıkarımda bulunmuşsun.
        Şahsi kanaatimce bu yaklaşımın doğru değil. Buraya konulan film eğer bir tez ise bu tezin üzerine pek de fazla laf söyleyemeyeceklerin teze katılıyorum demeleri ile hayır bu tez yanlıştır demeleri arasında fark vardır. En nihayetinde oraya bir film koyulmuş. İyi kötü bilgiler konuya dair notlar düşülmüş beğendiyseniz beğendim diyerek işin içinden çıkabilirsiniz ama beğenmediyseniz neden beğenmediğinizi belirtmek zorundasınız. Aksi halde güzel diyenin tezi zaten filmin kendisidir ama kötü diyenin tezi belirsizdir. Bu şekilde bir yaklaşım amansız bir saldırıdır çünkü filme nötr olan insanları uzaklaştırmaya yanlış da olsa fikir edinmesini engellemeye yöneliktir ki filmi tamamlamadan hakkında atıp tutmayı kendine hak göen biri ile tartışmama dahil olduğunuzu bildiğinizi sanıyorum. O sebepten bitirmediği bir roman hakkında atıp tutanlara laf söyleme hakkımı kendimde buluyorum. Çektiğim bir filmin 10 dakikasını seyredip ne o kamera öyle saçma sapan hareket ediyor cinsinden eleştirilerle ahkam kesiyor olsaydınız ananıza bile söverdim ne yalan söyleyeyim.
        Siz bu eleştirel moronluğa düşmemek için film hakkında bazı tanımlamalar yapanlardan örnekler verdikten sonra bizzat benim yazdığım şu cümleleri alıntılamışsınız ve akabinde fikirlerinizi belirtmişsiniz.
        ” çöküş aşamasında olan bir sistemin insanlarının içinde bulunduğu karamsarlığı, çürümüşlüğü, filmin öyküsünden tutun da, durmadan yağan yağmurdan, ortalığı kaplayan çamurdan, ıslak duvarlardan, ıslak köpeklere kadar tasarlanmış görkemli film atmosferini, plan sekansın adeta kokusu olan yüksek tiyatral oyunculuğu görememek asıl sanatsal körlük ve sinemadan habersizliktir”
        özellikle filmin konusu ve atmosferi hakkında daha önce yazdığım mesajlarda biraz daha detay var. Ama açıkçası fazla detaya da gerek yok kanaatimce. Bana bu filmi sadece tek kelime ile anlat deseydiniz, sizin de alıntıladığınız bölümde geçen bir kelimeyi söylerdim. ” ÇÜRÜMÜŞLÜK”
        Sene 1988 ve Sovyetler Birliği artığı bir ülkede reel sosyalizmin çöküşü, biraz da kapitalizmle aşık atmaya dayanan ve proleteryanın efendiliği diye yola çıkılıp zamanla destekçilerine dayatılan baskıcı bürokratizm altında tüm hayallerini kaybetmiş insanların tutunacak tek bir dal için çırpındığı ve tabiri caizse bir tabuta konulup diri diri ıslak çamurlu mezarların altına gömüldüğü, bireysel kurtuluş için köpekleştiği bir atmosfer var. Filmde köpeklerden, yağmura çamura tüm bu sinematik enstrümanların güzel fotoğraflar olsun diye değil, ana konuyu belirleyen öykünün atmosferini belirlediğini belirttiğim halde bunları yokmuş gibi sayıp şöyle cümleler ediyorsunuz:
        ” kapı önündeki çekimi sevdim,özellikle de erkek figürün zorlamasıyla biraz daha açılan kapı zincirinin yarattığı kareyi sevdim,karelin amorsundan ,üç çeyreklik alt açıdaın alınan kadın figürün özellikle zincirle eli arasında kalan bakışları,elle zincir üzerinden oluşturulan o ikinci çerçeve,o bakışlar,o duruş bana göre çok iyiydi..orada kadının oyunculuğuna da yordum bunu,ama sonra bütün oyunculukların çoğunlukla şunu şurada okur çıkarım,bakar geçerim durur yaparım ”
        ” kapı önündeki çekimi sevdim,özellikle de erkek figürün zorlamasıyla biraz daha açılan kapı zincirinin yarattığı kareyi sevdim”
        niye sevdiniz sevgili kardeşim kapı önündeki çekimi?
        ” özellikle de erkek figürün zorlamasıyla biraz daha açılan kapı zincirinin yarattığı kareyi sevdim” niye sevdiniz erkek figürünün zorlamasıyla biraz daha açılan zincirin yarattığı kareyi? ne farkı var bu cümlelerin senin temelsiz bulduğun ” Yağmura alkol, aşka şarkı karıştaralım” müthiş bir film” ifadesinden?
        Açıkçası filmle ilgili tüm değerlendirmelerinin ve klişe bulduğun ifadelerin hiçbirini ciddiye almıyorum. Kaybedenler kulübü seyredip sonra da Guy Ritchie’nin Rock n’ rolla’sını klişe bulan kişiler de tanıdım. Korku filmi müptelası olup Bergman’ın Yedinci Mühürü’nü klişelerle dolu diye niteleyenleri de gördüm ben.
        Çok fazla uzatmayacağım köpekleştiği son sahnedeki müthiş sinmatografik meselesine şunları söylemişsiniz:
        ” son sekansta köpekleşme sahnesi ilginçti ama müthiş sinematografik denen şey orada neydi anlamadım,eğer delirseydi (ki deliliğe bir şeye sadık olmaktan kaynaklanır diye atıfta bulunulmuştu bir diyalogda,bunun üstünden delirerek köpekleşseydi,kalkıp yürümeseydi sonunda hani) hah işte müthiş sinematografi derdim”
        Sinematografi sizin fikren anladığınız anlamda birinin kamera önünde delirmesi değildir. Delirmek zaten delirmektir. Bunu kamera önünde yapsanız ne çıkar? Ama onca tezgahtan sonra bir kadının gönlünü kazanamayıp, gidip kolluk kuvvetlerine ispiyonda bulunduktan sonra içinde bulunduğu ruh haliyle yolda karşılaştığı bir köpekle aynı köpekmiş gibi çamurlar içinde karşılıklı havlayıp bir köpek gibi davranıp sonra tekrar yoluna gitmesi yaşadığı duyguyu ifade ediş açısından sinematografiktir.
        “Delirmek bir şeye sadık olmaktır” diyen biri sadık olmak istediği bir kadının reddi karşısında büyük bir soğukkanlılıkla gidip ihbarcılık yaptıktan sonra niye delirsin. Delirecekse defalarca red edildiğinde delirirdi zaten. Bu adamın materyalist dünya görüşünde buna yer olmadığı her halinden belli değil mi? Onca rezilliğe bir umutla katlandığı ve karşılık bulamadığında ihbarcı olduğu halde ne kadar köpekleştiğini çamurlar içinde bir köpekle hırlaşması resminde göremeyip oyunculuk köpekteydi diyorsunuz da bir köpeğin bile bu kadar uzun bir planda kusursuzca oyuncuya eşlik ettiği sahneyi yöneten yönetmeni 1988 yılında demirperde ülkesi koşullarında yetersiz mi buluyorsunuz?
        Uzak denilen filmi 5 kişiyle 2002 de çekti Nuri Ceylan. Bela Tarr sinema yapmayı bıraktı biz neden bahsediyoruz?
        Amaan Fikret Kızılok da müzisyen mi diyen aptalla da aynı biçimde konuşuyorum ben. Önüme koyduğun Hande Yener ise Fikret Kızılok elbette ki sanatçının ağababası ama önüme koyduğun atonalciler ise ne bileyim bir John Cage ise tintinabülasyon stili ile duyguları silkeleyen Arvo Part ise neden Fikret Kızılok’un sanatçılığını tartışmayayım.
        Bunun dışında Karrer’in kendisine sadık bir kadının intiharı üzerine söylediği cümleler en büyük Dosteyevski romanlarında bile zor rastlanılacak pasajlardan biriydi. Sen nereye yoğunlaşmak istersen iste bir de edebiyat üzerine başlık açmak istemem lakin şunu söylemek isterim sana yüzeysel geliyorsam gerçekten yazı denilen meretten hayatımı geçindiriyor olmaktan dolayı.
        sevgiler, saygılar, kalbinden kalbimize ilettiğin gibi…

        • pişmanpeter diyor ki:

          sevgili emir acar yazdıklarını iki kere okudum,bazı şeyleri görmemiş olabilme ihtimaline karşın..
          önce şu konuda anlaşmak istiyorum,eğer birbirimizle görüşlerimiz üzerinden tartışmaya devam ediceksek tabi ki.
          “Açıkçası filmle ilgili tüm değerlendirmelerinin ve klişe bulduğun ifadelerin hiçbirini ciddiye almıyorum. Kaybedenler kulübü seyredip sonra da Guy Ritchie’nin Rock n’ rolla’sını klişe bulan kişiler de tanıdım. Korku filmi müptelası olup Bergman’ın Yedinci Mühürü’nü klişelerle dolu diye niteleyenleri de gördüm ben.”
          “amaan Fikret Kızılok da müzisyen mi diyen aptalla da aynı biçimde konuşuyorum ben. Önüme koyduğun Hande Yener ise Fikret Kızılok elbette ki sanatçının ağababası ama önüme koyduğun atonalciler ise ne bileyim bir John Cage ise tintinabülasyon stili ile duyguları silkeleyen Arvo Part ise neden Fikret Kızılok’un sanatçılığını tartışmayayım.”

          buralarda yaptığın şeyleri birbirimize yapmayalım lütfen..! biraz farklı niyetle yapılmış göndermeler bunlar,kötü niyetli ve sevimsizler ki bu biçim devam ederse içerikten kişiliğe kayacak her şey,üç konuşma sonrasında birbirimize küfür ediyor olucağız…kim kimi lafının altında bırakacak, daha çok ezicek kavgası hiç sevimli olmaz burda.kavga etmeyelim,yeneninin bile ne iyi oldu da ettim diyebiliceği bir kavga biçimi değil sözler üzerinden yapılanı,yapmayalım..haa filme ilişkin yaptığım yapacağım değerlendirmeleri ciddiye alıp almamak da seni ilgilendiren bir şey,böyle bir şey için alınganlık göstereceğim kadar yakınımda değilsin neticede,yeni tanıyoruz birbirimizi,tabi buna tanışmak denirse..?bence denir : )

          filmimin 10. dakikasında,yüzüme,ne bu be diyerek ahkam kessip çok kötü berbatın ötesinde,i kapatın şunu gözüm görmesin deseniz ben neaparım..valla niye yalan söyliyim ben de küfrederim…ilk tepkiyi başka türlü verecek kadar kendinden ve de ne yaptığından emin kişiler olmadığımızdan ötürü..herkes bizi sevsin el üstünde tutsun,zekamızı algımızı yaratıcılığımızı taktir etsine duyduğumuz ihtiyacı da yabana atmamak lazım tabi..son olarak kızınca, insanların farklı farklı bakıp görüp algıladıkklarını,bunun doğalında da farklı farklı şeyleri sevip beğendiklerini aklımızdan çıkarıveriyoruz,bunun etkisi de azımsamamak gibi değil..
          oysa neaptığını ne için,kimin için yaptığını bilen ve yaptığından emin olan bir yazar-yönetmen için normali şu olmalı:canım benim ben bu filmi senin gibi bakanlar görenler algılayanlar için yapmadım,yanlış filme gelmişsin..tabi ki bu yanlış yerde olduğun anlamına gelmez zira doğrundan emin olmak için yanlışını görmek de en doğal hakkın ki herkesin kendi yanlışını doğrusunu araştırıp bulma,ayırt etme ve nihayetinde de bilme ve onlar üzerinden bir görüş düşünce biçimi çıkarıp,bu görüşleri düşünceleri,eğer istiyorsa ifade edip yayma hakkı var..ayrıca görmek sosyal siyasal kültürel demokrasi için de faydalı,zira sizin yanlışınızın komşunuzun,iki sıra ötede oturan arkadaşınızın hatta belki de kardeşinizin babanızın ananızın doğrusu olduğunu görmek size yanlışınızın varlığına saygı duymayı da öğretecek..lütfen benim yanılışı seçme sevme beğenme hakkıma da saygı duyun,buraları paylaşıyor,aynı yerlerde nefes alıp veriyorsak bu şart vb vb..haa bir de beğeniler yalnızca kültürel birikime hakimiyetle alakalı değil taktir edersin ki,beğenilerin kişisel bi yanı da var,yani sanat tarihinn her alanına hakim olmanız,sanatı,sanatçı kişiliğini,onun doğasını dünyasını daha iyi anlamanıza yarar; yoksa ben realizme de gerçeküstücülüğe de,izlenimciliğe de dışa vurumculuğa da dadaizme de bayılıyorum,pop-art,op-art da fena sayılmaz falan derseniz gülünç olursunuz..insan kişiliğini dışa dönüklük,içe dönüklük üzerinden duyumsal,duygusal,düşünsel,sezgisel merkezli diye bi dünya çeşide ayırıyor uzmanlar..bu bakışın görüşün algının da bi dünya çeşide ayrılacağı farklılaşacağı anlamına gelir..sonuç olarak benim gördüğümü algıladığımı görüp beğendiğimi beğenmek zorunda değilsiniz,bu sizi kör değil farklı yapar..sizin beğendiğinizi beğenmemek de (fikret kızılok,john cage,arvo part ı beğeniyor olasnız da) beni cahil yapmaz..yaşasın hande yener’i beğeniyorum diyebilme LÜKSÜ!

          beğenmek de beğenmemek de bir hakkın,en doğal en basit demokratik yasanın kullanılmasıdır. neden beğenip neden beğenmedğini ifade etmemek,etmek zorunda kalmamak da bu hakkın içine girer..mesela size göre hande yener beğenilemez değil mi,burada ben size kalkıp da niye beğenmiyorsun hadi açıklamak zorundasın diye dayatırsam bu ne anlama gelir..kimsin sen be,neye dayanarak,hangi hakla bu despotluk,dayatmacılık diye sormaz mısınız..ben sorarım..ayrıca hande yeneri niye beğenmiyorsun sorusunun diğer bi yüzü de niye beğeniyorsundur..kendinde böyle bi sorgulama hakkı görmenin ucu sizce,eğer önü açılırsa, nerelere varır..?
          peki hiç mi sorulamaz,soru sormak amaca uygun olduktan sonra niye olmasın..tabi ki soru “peki neyini beğenmedin,lütfen seni,beğenilerini anlamak istiyoruz” niyetiyle geliştiriliyorsa..
          bu arada bana kalsa,yapıma ilişki kurma biçimime ve de buraya bu kadar uzun uzun yazıyor olma niyetime uygun olarak burdaki herkese sorarım niye kötü ya da mükemmel..? beğenip beğenmemeler üzerinden insanları algılarını düşüncelerini okumak filmleri okumak kadar keyifli oluyor bazılarında..

          filme gelince..kapı sahnesi,niye beğendiğimi pek anlatamadığım tek sahne galiba (gerçi filme ilişkin tüm değerlendirmelerimi dikkate değer bulmamışsın ya..olsun gene de açikliyim) niye mi birincisi fotoğrafik olarak sevdim,komposizyon iyiydi,sağlam bir kontrast vardı..bi erkeğin karşısında alaycı,tepeden bakan küçümseyen bir kadın vardı.birincisi zayıf,ezik,yıkılmış bir erkekle güçlü,kendinden emin,kararlı alaycı bir kadının kontrastı..ikincisi de kadının bunu bir korunma duvarının arkasından yapıyor olmasıydı..kadının kapıyı tepeden öylesine tutan elinin duruşundaki kayıtsızlık,rahatlık,güven duygusu ile kapı zinciri arasındaki bağ ilginçti..erkeğin çaresizliğini kapıyı zincire rağmen sertçe iterek daha da vurgulaması mesela,sonra kadının hiç istifini bozmaması alaycılığını daha arttırması falan…

          “doseyevskinin romanlarında bile zor rastlanacak pasajlardan biriydi” demişsin..bir dostoyevski hayranı olarak istemsiz gülümsedim o kısmı okuyunca..orayı hesapsız abarttığını düşündüm..
          o replik kesinlikle havada mesela “Henüz bir şeye bağlı değilim.
          Her şeyin bana sadık olmasına rağmen, sadık olduğum bir şey yok.
          Onlara bakmamı istiyorlar. Nesnelerin, olguların çaresizliğine, penceremin dışındaki pis köpeğin, kurşunî gökyüzünün altında, delicesine yağan yağmurda su içişine bakmamı istiyorlar.
          Acıklı çabalarını izlememi istiyorlar.” şunları karaktere giydirebilir misin,sence bu lafları edebilecek bir karakter mi o,orada yalan söyleyim kendini olduğundan başka bir şey göstermeye çalışmıyorsa..eğer öyleyse o sahne oturur gözümde bak,zira kadın karakterin mesafeli duruşu,alaycılığı,kayıtsızlığı,hep yediği şeyle meşgul oluşu karerin yalan söylediğini atıp tutan,palavracı biri olduğunu bildiğine yorulursa evet olabilir..o sahneleme biçimi de buna uygun mesela,bir tane bile yüz çekimi hatırlamıyorum ben o soğuk çekimde,ifadelere duruşlara hatta ses tonlarına değil iki kişi arasındaki ilişkiye dikkat çekmek istemiş sanki yönetmen,ikisi arasındaki boşluğa ki böyle düşünülürse sevişme sahnesi,banyo sahnesi de anlamlandırılabilir..

          bu arada “köpekleşme sahnesi” dediğimiz kısma bi daa baktım..evet oraya ilişkin haksızlık ettiğimi kabul etmek zorundayım..sanki karşı çıkmak için karşı çıkmışım gibi hissettim şimdi..şundan olmuştur bundan olmuştura sığınmıyacağım,o sahneleme filmden bağımsız izlesem harbiden de bayıldım diyeceğim bir sahnelemedir,köpekleşme denen şeyi bir köpekle hırlaşma ve bu hırlaşmayı onu pes ettirecek kadar ileri götürdükten sonrada yürüyüp yoluna devam etme…yürümeseydi de delirseydi keşke demişim,köpeğin marifetine asıl şaşırdım demişim..aman aman..gülüyorum şuan kestiğim ahkamlara,acı acı tabi..bu yönetmenden özür dileyişim oluyo,sinematografi deyişine ilişkin ettiğim keskin köşeli laflar için de senden..

          sonuç olarak yönetmene kendimi daha bir yakın hissettiğimi saklamıycam,izlediğm ilk bela tarr filmiydi, geri kalanını da en yakın zamanda izliycem gibi görünüyor..sanırım ondan sonrasında kesin bir şeyler söylemek daha doğru olacak..
          film içinse,benim kusur saydıklarım (yanılmışım dememeyi garanti etmemekle beraber) şunlar: kameranın çok fazla hareket etmesi..kameranın çok fazla hareket etmesi bir yönetmen için yapılabilecek en sıkıntılı zahmet seçimdir bu arada,zira kamerayı ağır ağır kaydırırken bütün mekanı iyi planlamak,görüntüsel algısı estetiği sağlam bir sanat ekibiyle çalışmak,görüntü yönetmeninize güvenmek,onun da yardımıyla ne anlatmak istiyorsanız ona dönük sürekli komposizyonlar kurmak,ışığı gölgeyi renkleri hesaba katmak ve bütün bunlar üzerinden sağlam fotoğraflar yakalamak zorundasınız..akan görüntülerin bende üzerinde çalışılmış,gösterilmek istenen şeyin hakkı verilmiş hissi yarattığını söyleyemiyceğim,kameranın sırf zamana oynadığını,sırf hareket hissi yaratmak,durağanlığı eksiltmek için aktığını hissettiğim bir çok çekim var..
          oyunculuklara ilişkin ise ben kaç yerde dondurup figürleri şu yüzde duruşda ne var,nasıl bir ifadeyle bakıyor diye okumaya çalıştım,nıç,kötüler..
          bu arada çok fazla imge var,filmin seyirciye havale ettiği bi dünya boşluk da cabası..mesela son polis görüşmesine bir daha bakın,karelin kimi,neyi ihbar ettiğinden emin olamayan bir tek ben miyim? sonra o taşınan paket ne mesela,belki de ben kaçırmışımdır bilmiyorum ama ,onun yasal olmayan bir şey olduğuna dair bir konuşma hatırlamıyorum,yönetmen bi şeyler verdi bize biz de bu ancak böyle bir şey olabilir diye içini doldurduk..ne ise her neyse…

          sanırım bir daha bakıcam filme,görüşmek dileğiyle..o vakte kadr hoş kalın efem selamlar saygılar

        • Aytekin Baki diyor ki:

          PLAN SEKANS’A DAİR
          Bir filmde yönetmenin kalibresini belirlediğini söylerler…Hemen hemen ödüllü tüm filmlerde karşınıza çıkacağı gibi; sanat filmi(!) denilen türün (ki ne anlama gelir,hala çözemedim ben) olmazsa olmazıdır..Benim için de çok önemli ve değerli diyeceğim Solaris’de dakikalarca süren otoyol sekansının ne denli sıkıcı olduğunu düşünürüm hala…Buna karşın uzun okyanus planları müthiş bir gerilim yaratmıştır zihnimde,çok etkileyicidirler..Welles’in hangi filmi olduğunu şimdi söyleyemeyeceğim bir uzun plan çalışması vardır ki sokaklar boyu sürer ,inanılmazdır…..Bu konuda rahmetli Metin Erksan ülkemizdeki ilk örnekleri veren kişi diye hatırlıyorum..Didaktik olmasın,meraklısı araştırsın diye detaylı isim ve kaynak belirtmiyorum..
          Sözüm nedir peki?..
          Peter aslında çok net anlatmış,
          “plan sekansların bir kısmı hiç bir şey anlatmadığından sırf zamana oynamak için uzatıldığından ve kaydırmalı çekim dediğimiz tekniği sırf hareket hissi oluşsun,uzun çekimin sıkıcılığına seyirci boğulmasın diye kullandığından her çeşide girer ve bu biçimiyle berbattır”..
          Çok büyük bir bölümüne imza atacağım bu muhteşem cümleye kısa bir saplama yapmak isterim..
          ANLATIM ZORUNLU DEĞİLDİR…sinema görsellik temelinde varlık kazanır…
          fotoğrafın lezzetine hareketin enerjisini kattığınızda ( bunu ancak büyük yönetmenler yapabildiler) o sahne bitmesin istersiniz…hafızanızı bir yoklayın neler gelecektir gözünüzün önüne,-bir kez daha görsem …diyeceğiniz…benim bu filmi izleme şansım olmadığı için adı geçen planın içeriği ile ilgili bir şey söyleyebilmem olanaksız…ancak Emir aldığı tadı yazıya dökebilecek yetkinlikte hakim dile…eminim fırsatı olunca bu konuda da yazar…
          Peter film ile ilgili saptamalarında detaycılığını ortaya koymuş yine..sözlerinden anladığım aslında filmin izlenmeye değer olduğu…bunu çok net ifade etmese de epey fazla ilgisini çeken kare olmuş bence..ilk fırsatta izlemeliyim (iç ses )..
          Tarr ,Emir kardeşimin favori yönetmeni…”izlemeyin,zaman kaybı” değerlendirmesi kendisini gücendirmiş gibi geldi bana..
          Bu sitede dolaşan biri ,hele de yorum yazıyorsa yayına giren herhangi bir filmin zaten sıkı bir analizden geçirildiğini bilmek zorunda..EsKO diye biri var,canlarına okuyor AlimAllah..Bunu da düşünerek, en azından seçkinin tamamına bakarak ve öndeğerlendirmeye tabi tutulduğunu
          hesaba katarak anlamadığımız (!) tür filmlerde yorum yapmamalıyız…dilimi tutmaya çalıştığımı anlamıştır dostlarım..Had bilmek hala bir erdemdir..
          Ben resimden hiç anlamam..sizce Goya’yı eleştirme hakkım var mıdır?yok..dilimi tutarım,anlamaya çalışırım..had bilmek zeka göstergesidir de aynı zamanda…demokrasinin en üst aşaması Anarşizm bile izin vermez buna…kötü kötü bakar size)
          hayatınızda elinize mala almamışsınız,sıvacıya sıva öğretiyorsunuz..biz inşaatçılarda böyle derler adama..sonra pantolondan çimento izi çıkmadığını öğrenirsiniz…gitti güzelim dockers..
          endüstriyel ürünlerle beğenisi kısırlaştırılmış bir sinema izleyicisi var hayatımızda…ne yapalım gerçek bu…Necip’i tenzih ederek söylemeliyim ki diğer sitelerde film izlemek istediğimde yorumlara bakarak en beğenilmeyen filme yönelmeyi tercih ediyorum..bu plan işliyor çoğu kez…ilginç şeyler yakalayabiliyorum…meramımı anlatabilmişimdir umarım…
          DÜŞÜNCE’YE SAYGI
          Dostlar,ikiyüzlü bir söylemdir bu….kimse beni ya da bir başkasını “düşünce’ye saygı”’ ya zorlayamaz…inanmadığım,karşı olduğum,hayata geçmesini istemediğim bir kavrama,şeye , ya da her neyse..NEDEN SAYGI DUYMALIYIM Kİ?..saygılı olacağım tek yer ifade hakkı’dır..eyvallah…
          yani Necip fikrini söyleyebilmeli ancak karşılığında da cevabını duyabilmelidir…Cevabın hedefi de Necip değil,söyledikleridir…Yoksa -Necipler olmasın ..gibi bir söylem faşizan bir dildir…öyle bir şey hissetmedim tartışmayı takip eden biri olarak…
          ŞİMDİİİİİ…
          Bir Fikret Kızılok dinleyicisi (bazen icracısı) olarak şunları da söylemeliyim…Elbette Hande Yener ‘i getirir yanına koyarsanız Fikret Abi Cennetten küfür edecektir size…Buna Hande hanım da kızar bence…kaldı ki sesi epey iyidir..Ama müzik skalasındaki yerleşim yerleri arasında uçurum vardır…
          Sanatsal beğeni matematik öğrenmeye benzer…hemen diferansiyel denkleme geçemezsiniz….
          Doğal sayılarla başlayan macera…çarpım tablosu….dört işlem………….fonksiyonlar…türev…integral …….böyle uzar gider…
          Atonalcilerle ancak diğer atonalcileri kıyaslayabiliriz…jazzcılarla jazzcıları…Birdy ne kadar sanatçıysa Kızılok’da o kadar sanatçıdır,Korea da,Mc Laughlin de,Veysel de….Önemli olan işin doğasını ne düzeyde yansıtabildiğin,ruhunu ne kadar yakalayabildiğindir…Yoksa seçkinci olma tehlikesi vardır ki..kolayca düşülebilecek bir tuzaktır bu…..
          SON SÖZ..
          Sevgili dostum Emir,sevgili dostum Peter,sevgili dostum Kerem..
          Masanıza izinsiz oturdum,düşüncelerimi içimden ne geldiyse zayıf lisanımla ortaya koydum… bağışlayın sürç-i lisan ettiysem..
          Gördüm ki fikirlerinizi karşılıklı yerden yere vuruyor;ancak birbirinize toz kondurmuyorsunuz…sizi zevkle ve gururla izlemeye devam edeceğim…Gözlerinizden öperim….

          • pişmanpeter diyor ki:

            filme dair düşüncelerini tepkilerini en çok merak ettiğim kişisiniz şuan keşke izleme şansınız olsaydı aytekin baki..ayrıca şunu da belirtmek istiyorum,burada film izlerken okuma yaparken ve onlara dair bir şeyler yazarken,oralarda bir yerde olduğunuzu takip ettiğinizi ve onları okuduğunuzu/okuyacağınızı bilmek de şahsım için ayrı bir keyif..bu vesileyle de
            sağ olun var olun efem,saygılar…

    34. emir acar diyor ki:

      sevgili pişmanpeter öncelikle tartışma zerafetiniz karşısında kulandığım sert uslüp ve kelimeler için üzüldüğümü belirtmek istiyorum. Samimyetimle söyleyebilirim ki birilerini ezmek benim dediğim mutlak doğrudur diye diretmek için değildi. Son zamanlarda pek çok kişinin sanal sosyal paylaşım ortamlarında entelektüeliteyi küçümsemesinin, boş ve yararsız gibi göstermesinin moda halini almasına ve neredeyse şu milleti gaza boğan cahilliği kutsama noktasına getirmesine istinaden saldırılara karşı orada burada laf yetiştirmeye çalışmanın yarattığı bıkkınlıkla kestirip atma ruh hali desem umarım ikna edici olur.
      Kırdıysam özür dilerim.
      Film hakkında yazmak istediğim şeyler var ama artık pek anlamı yok diye düşünüyorum. Bazı düşüncelerinize katılmamam size değer vermediğim anlamına gelmesin lütfen. Saygılar, sevgiler.

      • Aytekin Baki diyor ki:

        Emir öyle kaçmak yok:)) Yorgun da olsan yazacaksın arkadaş…
        Kullandığın jargon aslında entellektüel ortam dili…bence rahatsız edici değil..
        bu bir..içeriden birinin bakış açısı bence çok ilginç olabiliyor…bu iki…
        Bu platformda “akıl ürünü aykırı cümlelerin” varlığı hepimizin işine gelmeli..yeni pencere…rahatsız edici fikirler….Büyük devlet adamımızın dediği gibi..”Silkele bizi”…
        Şaka bir yana …
        DEĞERLERİNİ SAVUNMAK İMRENİLESİ BİR ÖZELLİKTİR…
        Öyle eğilip bükülmeden mıh gibi laf edebilmek de yetenek ve akıl ister…
        Yazılarını bekliyoruz….
        Ne çabuk yoruldun:))))

    35. YILDIRIM KARAKAN diyor ki:

      Kerem kardeş beğenini söylediğin o filmler 3.cü sınıf gişe filmleri çoğu bu sitedeki türkçe dublajlı aksiyon ve macera filmleri kısmında bolca mevcut onlardan insanların klasik,dram filmleri üzerine güzel yorumlarını ben beğenmedim iğrenç yarıda çıktım diyerek kötülemek sizi sinema eleştirmenimi yapıyor burada merak ediyorum sende aynen ; Gencoy Sümer gibi iki kişinin karşılıklı yorumuna üçüncü şahıs olarak dalıp insanları tahrik eden kendince küçük gören yorumlarla tacizkar bir usluptasın , sayın Emir Acar,ın hakkındaki yorumlarına aynen katılıyorum ve az bile söylediğini düşünüyorum.

    36. YILDIRIM KARAKAN diyor ki:

      Birde bu sitede şunu gözlemledim sürekli bu sitede yazmayan hartta bi gelip sadece bir kaç film izleyip tek bir yorum yapan kişiler oluyor bunlarda genelde sürekli takipçiler değil seyrek gelen yada gelip geçici izleyiciler lakin bu onların yorum yapmasını yasaklamıyor yada engel değil bu filmdeki necip örneği mesela.. normal tepkiler olabilir tabi ama necip sanki bütün günahların bedeli gibi bazı arkadaşlar hurra saldır yağdır , yapıştır her yönlü saldırma ya nedir kardeşim adama her lafı söylüyorsun hakaret ediyorsun o insan ortalama bir izleyici senin ben im gibi takip etmiyor niye insana hakaret ediyorsunki ?? yazanlarda bunu biliyor veo iki satır yazıp bir daha gelmeyen insana basıyorlar hakareti alayı aşağılamayı bunları bırakın arkadaşlar onun yerine niye izlenmesi gerektiğini arkadaşın yanlış izlenimleri olduğunu ve izlemeyin yada kötü yazmışsa bile herkesin eleştirilerine saygı duyulması gerektiği fikrince özgür bırakalım işin ve olayın doğrusu , özüde bu olmalıdır bence….

      • EsKO diyor ki:

        ”arkadaşın yanlış izlenimleri olduğunu ve izlemeyin yada kötü yazmışsa bile herkesin eleştirilerine saygı duyulması gerektiği fikrince özgür bırakalım işin ve olayın doğrusu”

        Eğer gerçekten yanlış izlenim olursa, yorum bir fikir içerirse ve eleştiri niteliği taşırsa, bu sözlerinize canı gönülden katılıyorum. Lakin durum hiçte böyle değil. Örnekleri inceleyip, tekrar düşünmenizi tavsiye ederim.
        Örneğin, Trier’in Anticrist’ına porno diyen bir zihin yapısına, bence bazı şeylerin anlatılması şart.

        • YILDIRIM KARAKAN diyor ki:

          SEVGİLİ DOSTUMUZ ESKO sonuna kadar katılıyorum pazantez açıp kötü niyetli eleştiri hariç demeyi unuttum öyle kişilere bende cevap veriyorum ve kızgınlıkla sert çıkıyorum görünce demek istediğim piyasa filmleri izleyeceği merakıyla rastgele girip klasik ve dram türüne yabancı olan kişilerin bilgi eksikliğinden doğan kendilerince saf yorumlarıdır öyle arkadaşlara çok yüklenildiği düşüncesindeyim yoksa , şeytanla yatıp kafasında tilki gezdiren art niyetlilere karşı seninle hemfikirim.

          • Aytekin Baki diyor ki:

            “bilgi eksikliğinden doğan kendilerince saf yorumlarıdır”…
            Sevgili Yıldırım….Çok yerinde bir tesbit bu…sanırım bizler de “tufaya geliyor ” ve aşırı savunmacı bir tarzla “film yorumlama veya film üstüne tartışmayı ” unutuyoruz..
            Önerim şu ki ; filmlere odaklanalım,verimsiz sonuçsuz,birbirimizin kişiliklerini zedeleyici tartışmalar “dedim/dedin çıkmazları ” üretmek yerine ,artık biraz da eskimiş(!) olmamız gereği hakikaten film ama ağırlıkla film yazalım…Şöyle anlaşılmasın lütfen..Başka tartışma alanlarına kayabilecektir sohbetler…filmler bize üzerinde tartışabileceğimiz diğer alanlara açılan kapılar olabilir elbette. Ancak gelip deyim yerindeyse “çapari atan” dostlara da fazla takılmayalım derim…örneğin “sinema ve resim” “sinema -edebiyat” hatta “sinema ve şiir” …vb…küçük sempozyumlarımız olamaz mı?
            EsKO bu konuda ne düşünür…ve/veya sinema nedir? sinema eleştirisi nasıl olmalıdır?daha bir çok soru sorulabilir…bu konuda fikir üretilebilir…hatta münazara grupları oluşturulabilir…
            Art niyetlilere gelince..Onların bu sitede barınma şansları olabilir mi sence :)))) Unutmayalım…Zamanında ( ki Churchill’e atfederler yanılmıyorsam,yanlış da olabilir) bir tartışma sırasında denilmiş ki…
            “-Sizin bu fikirlerinizin gerçekleşmemesi için hayatımı ortaya koyarım…Ancak bu fikirleri ifade etme özgürlüğünüzü savunma uğruna da gene hayatımı ortaya koyarım….”
            Hepinize sevgiler…

            • YILDIRIM KARAKAN diyor ki:

              Sinema ve şiir üzerine küçük sempozyumlar , evet sevgili Aytekin bey kardeşim çokda iyi olurdu, lakin o sözünü ettiğimiz art niyetliler pekala barınıyor ve bu sıralarda bir tanesiyle kapışıyoruz ,kapışma derken kendisi bana sardı yakın bir zamanda seninde kendisiyle sıkı bir münakaşan olmuştu :) ismi lazım değil anlamışsındır neyse dediğin gibi sempozyum ve fikir alışverişi içeren tatlı atışmalar hepimizin özlemi şahsi bencillik ve kibir dolu ego tstmin etmeye gelmeyen snob insanlar olmazsa tabiiki sevgi ve saygılar dilerim.

            • EsKO diyor ki:

              Sevgili Aytekin Baki, çok güzel fikir. Zaten sitedeki yorum bölümü, filmlerden hareketle bu konuları tartışma işlevselliğine sahip diye düşünüyorum. Benim de sitede görmek istediğim şeylerden bir tanesi budur. Kişisel atışmalar çokluğun olduğu heryerde yaşanabilir. Ancak o topluluğun akıbeti irfanıyla doğru orantılıdır. İlmiyle değil. Umulurki yorum bölümleri nitelikli tartışmalara yetmesin, site üzerinde yüksek sanat ve düşünce tartışılmaya başlansın, bizde bu sitede, bu konular için uygun platformların projeleri üzerinde çalışalım. Kimbilir, belki de o günler gelir!

              NOT: Sevgili Karakan, sizden ricam, tekrar tetiklenmemesi açısından yaşadığınız tartışmayı kendinize saklayınız. Farklı farklı yerlerde hedef gösterek bu konuyu açarsanız, ardı arkası kesilmez bu konuların. Anlayışınız için teşekkür ederim.

        • Kerem diyor ki:

          Sevgili Esko, haklısın ama bir filme dair eleştirilerin ve eleştirenleri eleştirenlerin iki türü var. Bir filmi beğenmeyen olabilir. Beğenmeme hakkı vardır. “Benim beğendiğim şeyi beğenmek zorundasın” diye, benmerkezci bir çıkış noktasından dayatma haklı görülemez. Hele bir de, “anlamamışsın” diye kibir kokan ve üstten bakan bir tavırla küçümseyici yaklaşımlar yok mu, hepten yanlış. Herkes kendi düşünce dünyasına göre bir filmi beğenmez ya da beğenir. Kendi bileceği bir şey. Ama ne bir filmi gereğinden fazla abartmak ne de hepten karalamak doğru bir tutum olur.
          Ben bu yukarıdaki filmi yara kadar izleyip çekim tekniğini filan beğenmedim ve izlemedim diye, büyük sanat uzmanı bazı arkadaşlar tarafından aforoz edilmeye bile çalışıldım. İlle de onları mutlu etmek için beğenmem ve övmem lazımmış gibi. Bencil tutumlarını bir türlü fark etmiyor ve sorgulamıyorlar. Kendini anlayamayan bir insan bir filmi anlasa, anladığını sansa ne olur?
          peki, ben de azıcık bir bilgiçlik taslayayım ve bir şey sorayım mesela. Mulholland Drive filmi hakkında dünyadaki en baba sinema eleştirmenleri, “bu filmi anlayabilecek tek kişi David Lynch’tir” diye yazmışlardı. “Anlıyor” gibi apanları saymayayım. Nitekim filmde ne anlatmak isediği, hangi sahnede neyin ne anlama geldiği ısrarla David Lynch’e soruldu. O da ısrarla hiçbir şekilde cevaplamadı. Peki David Lynch neden filmde ne anlatmaya çalıştığını hiçbir şekilde açıklamadı? Sinema dehası arkadaşlarımız, bu davranışın gerisindeki felsefi tutumu da kavrayabilmişler mi acaba?
          Ben felsefe ile epey uğraşmış birisiyim. Yine de pek fazla bir şey bilmediğimi bilirim. Kaldı ki son zamanlarda tamamen de bırakmış durumdayım felsefe okumayı. Çünkü bu ülkede pek bir şey ifade etmiyor, özellikle de “her şeyi bilen adamlar”ın sesinin çok çıktığı bir ortamda. Ve yine söylüyorum: Her filmin alt metinlerini algılamam, anlamam ve kafa yormam gerektiğini düşünmüyorum. Açıkçası felsefi metinler dışında aklımı yormayı da gereksiz bulmuyorum. Mesela post modern düşünürlerden Jaques Derrida’nın “anlam” konusu üzerine yaptığı çelişmeleri çok dikkatle ve keyifle okumuş ve anlayabilmek için de epey araştırmalar yapmıştım. Fakat bir film için bunu yapmaya çalışmak çok anlamlı gelmiyor bana.
          Fakat sayın Esko, dediğiniz gibi, çok da dar görüşlü bir bakış açısıyla kolayca bazı filmlere dudak bükmek ve karalamamak gerekiyor. Zaten bu bu yukarıdaki filmin konusuna dair bir şey söylemedim. Yönetmenin çekim tekniğinin benim açımdan sıkıcı ve bunaltıcı olduğunu belirttim. Buna da hakkım var tabii. Asıl benim bunu yazmamdan rahatsız olan kafa kendini eleştirmeli.
          Vatandaşın biri yazmış, “bilmem ne filminde bilmem hangi yönetmen bir sahneyi bir İsa resmindeki gibi çekmiş” falan fıstık. İyi de, bu beni neden ilgilendirsin? Ben İsa figürlerini ve onların hangi sahnede ne şekilde kullanıldığını neden bilmek gereği duyayım? Bilimsel bir konu değil ki ilgimi çeksin, felsefi bir konu değil ki ilgimi çeksin. İnsanların kendi kişisel merak ve hobilerini herkese mal etme eğilimleri haklılık içerebilir mi? Bir film seyretmek için bilmek zorunda mıyım tüm bu tür şeyleri? Tabii ki değilim. Bunları bilmeme gerek olmadan da bir filmi kendi bakış açımdan eleştirebilirim. Sırf bu nedenle, Mulholland Drive’a “ne saçma sapan bir film” diyene de saygı duyarım. Beğenmemiş, sıkılmıştır.
          Benim şiddetle itiraz edeceğim bir şey olur, o da gerçekten niteliksiz, ticari ve popüler kültüre uygun yapılmış filmlerin “sanat adına” kutsanması ve övülmesi ve böylece başka filmlere haksızlık yapılması beni üzer. Bir de tabii, mesela Sierra Madre Hazineleri gibi filmlerin büyük bir emek verilerek çekildiğini bildiğim için, yeşil ekran kolaycılığı ile daha kolay ve emeksiz çekilen, çok fazla hile içeren filmleri pek sevmem. Bir film ormanda çekilecekse, orman süsü verilmiş plastik ağaçların içinde değil, ormanda çekilmelidir, diye düşünürüm.

    37. YILDIRIM KARAKAN diyor ki:

      Sevgili Dostumuz, AYTEKİN BAKİ,nin ; sinema ve şiir üzerine sempozyum arzusuna ikisini harmanlamış bir şiir,le katkımdır……

      Yazlık Sinema Aşkları
      üzerinede yazlık sinema yazan bir beyaz perdeyim
      gazı alınmış sade gazoz ve sakız leblebesiyim
      şimdi kar yağıyor , onun için yanmaz ışıklarım
      boyası döküldükçe daha da yoksullaşır tahta sıralarım

      ama siz beni otuz belki kırk, elli sene önce görün
      bakın hangi gizli sevdaların buluşma yerindeyim
      sıranın bir başında sen otururken diğer başında ben
      aramızda halan, teyzen belki kuzenlerin ve yengen
      elimizde kağıttan külahlar içinde kabak çekirdekleri
      boyunlarımız tutulurdu bir yandan soluksuz çitlenirken
      diğer yandan da , aralardan görebilmek için birbirimizi
      makinist herzaman filme en az on kere makas atarken
      bırakırdı dizginleri elinden nedense biz oradayken
      ne güzel şarkılar söylerdi iki yana dizili kavaklar

      film biter, ışıklar yanardı , pencelerde
      ve iplere dizili , inci taneleri gibi ağaç dallarında
      o sabah radyoda dinlediğimiz şarkı çalardı yine
      sonuna kadar sesi açılmış bozuk ayarlı hoparlörde
      ikimiz , hiç izlenmemiş bir filmin son izleyicisiydik
      sorsalar adı ne, baş rolde kim , inanın bilmezdik
      bugün ne kadar yabancı isek kendimize böylesine
      o günden sonra hiç bir filmin oynamamasındandır
      yazlık bahçe sinemalarının beyaz perdesinde.

      Tüm sinema ve şiir dostlarına……..

      • Aytekin Baki diyor ki:

        Sevgili Yıldırım…Kalemine sağlık…beni de götürdün ya yazlık sinemaya…Ne diyeyim sana..
        Gözlerinden öperim:)))

    38. YILDIRIM KARAKAN diyor ki:

      Sevgili Dostum, ESKO nazik ikazını elbette dikkate alıp uyacağım zira bu atışmalar gitgide hiç arzu etmesemde kişiselleşmeye ve sitede film yorumu okumaya gelenlerin, okumayı arzu etmediği nahoş tartışmalara dönüştü bir daha sözünü ettiğiniz konuyla ilgili bir yorumum olmayacaktır ilgi ve alakanız için teşekkürler saygılar.

    39. Kerem diyor ki:

      Değerli Esko, yukarıda tartıştığınız meselenin özü nedir biliyor musunuz? “Ben bilirim” ve hazımsızlık kültürüdür. Mesela, Equilibrium filmine dair bazı yorumlar yazmış, düşüncelerimin çok da doğru olmayabileceğini söylemiştim. Hatta, bir arkadaş itiraz edince, “haklı olabilirsiniz” demiştim. “Haklı olabilirsiniz” demek bazılarına neden bu kadar zor geliyor? Neden bu “her şeyin en iyisini ve en doğrusunu ben bilirim, lafımın üzerine laf olamaz” saplantısı? Bu ilkel bir kültürün ve ego tatminine yönelik benmerkezci bir bakış açısının egemenliğine işaret ediyor. Oysa, düşünsel alanda biraz ilerleme kaydetmiş ve kendini geliştirebilmiş bir insan yanılabileceğini bilir. Descartes gibi kendi düşüncelerinden kuşkuya düşebilir. Oysa bazı insanlar inatla ve ısrarla, derin ve travmatik bir saplantı içinde, “yok arkadaş, benim dediğim doğrudur, herkes de ancak benim dediklerimi alkışlamalı ve onaylamalıdır” tavrı içinde hareket ediyor. Oysa bu davranış bir insanın kendisi açısından da, başkaları için de son derece olumsuz, gelişmeyi ve kendini aşıp ilerleyebilmeyi engelleyici takıntılı bir tavırdır. Aynı zamanda saygısızdır da.
      Bence temel sorunumuz budur.

    40. Kerem diyor ki:

      Peki madem bunlar konuşuluyor, asıl meseleye gelelim o zaman. Sanat nedir? Sanatın ne olduğunu tanımlayabilme çabası içerisinde, neden “sanat sanat içindir” veya “sanat toplum içindir” tartışmaları yapılmıştır. Bir defa, “sanat sanat içindir” önermesi çok anlamsızdır ve sanatı geniş halk yığınlarının idrak edemeyeceği bir elit/aristokrat uğraşısı olarak görenlerin ileri sürdüğü bir görüştür. Bunu geçelim.Bir roman neden yazılır, ona bakalım. Bir romancının derdi bir şeyler anlatabilmektir. Anlatmaya çalıştığı şeyleri insanların anlaması gereklidir ya da gereksizdir, ayrı mesele. Kimi zaman bir roman, tıpkı bir şiir gibi, yazarın kendi duygu ve düşünce dünyasını, mesela yaşadığı bir aşkı satırlara döküp insanlara da duyurmak, insanlarla da paylaşmak çabası içerisinde kaleme alınmıştır. Yani SON DERECE KİŞİSELDİR. Bir aşk deneyimini haykıran bir şiirin bundan başa ne anlamı vardır? O yazılan şiirde kulağına ve düşünce dünyasına hoş gelen bir güzellik bulan, kendinden bir şeyler bulan insanlar, o şiiri okumaktan mutlu olurlar.
      Bir roman da, çok kişisel nedenlerle ve iç dünyasında kopan fırtınaları anlatmak, duyurmak, paylaşmak isteyen biri tarafından kaleme alınabilir. Yani ille siyasi ve felsefi bir nedeni olmak gerekmez, bir roman yazmak için. Amaç duyurmak, paylaşmaktır. Resim yapan bir ressamın da bundan başka bir derdi yoktur. Çizim yeteneğini iç dünyasındaki duygu ve düşünceleri bir tuvale döken bir ressam, ortaya çıkardığı güzelliğin insanlar tarafından görülmesini, beğenilmesini ve takdir edilmesini ister. Yani son derece kişisel nedenler vardır. Keza, bir mimar da, ortaya çıkardığı bir yapıta hayranlıkla bakılmasından mutlu olur, çünkü “o güzelliği yaratan” odur.
      Romana dönelim. “Vay be, adam ne muhteşem bir roman yazmış” denilmesinden, kendisine ödüller verilmesinden mutlu olmayacak bir romancı var mıdır? Yani sanat, çoğu kez çok kişisel nedenlerle yapılan bir şeydir. Sadece, siyasi ve felsefi idealleri olan az sayıda insan, kişisel nedenlerin yanı sıra ve kişisel nedenlerden daha önce gelmek üzere, topluma bir şeyler anlatabilmek, bazı şeylerin farkına varmalarını sağlayabilmek, olan bitenler üzerinde doğru düşünmelerini sağlayabilmek için roman yazma yoluna başvurabilmişlerdir. O romanların yazımında asıl amaç, “ortaya güzel bir yapıt çıkarabilmek” değil, ama insanları etkileyebilecek güzel bir anlatım ile bazı şeyleri insanlara anlatmayı başarabilmektir. Toplumsal amaç ve hedefleri olan yapıtların siyasi bir tabanı ve karşılığı da olabildiği için, bu yapıtlar özellikle ses getirmiştir.
      Demek ki sanat dediğimizde iki temel öğe öne çıkmaktadır: 1. Bir şey duyurma, paylaşma ve anlatma çabası. 2. Bunu göze ay da kulağa hoş/güzel gelecek şekilde yapabilme yeteneği veya yetisi.(Yani estetik bir nitelik taşıması.
      Sanat bu iki temel öğenin bileşimidir, dersem, yanlış mı söylemiş olurum acaba?
      Başka bir nokta: İyi de, birine “güzel” gelen başka birine “güzel” gözükmeyebilir. Dünyada her bir erkek aynı kızı mı güzel görüyor acaba? Evet, kabaca bir “güzel kız” prototipi mümkün ama, yüz hatlarının ayrıntılarında herkes aynı kızı güzel görmeyebilir. Görmek zorunda mı? “Güzellik” tamam da, güzellik bir algıdır ve herkes her şeyi aynı şekilde algılamayabilir. Bir roman ya da sinema için bu durum, insanın yaşantısına, aldığı kültüre, bilgisine ve düşüncelerine göre değişir.(Aklıma gelmişken, Einstein’ın “görelilik” teorisi aslında sanat dünyası için de geçerli, diğer her şey için de geçerli.) Bu durumda, “benim ‘güzel’ dediğim şey güzeldir, benim beğendiğimi beğenmeyende bir sorun ve eksiklik var demektir” manasına gelecek her türlü yaklaşım hem çok kişiseldir ve hem de çirkindir.
      Neyse sayın Esko. Burada keseyim öfkeme yenik düşmeden önce….

      • emir acar diyor ki:

        Kerem kardeş, ben hayatımda çok üzülecek durumda insan tanıdım ama en çok üzüldüğüm senin durumundaki insanlardı. Çünkü az üzülecek durumda olanlar ellerinde olmayan dış etkenler dolayısıyla içinde bulundukları ortama maruz kalmışlardı. Oysa sen bu alçaltıcı ve üzücü durumda olmayı savunan ve hatta bundan zevk alan bir adamsın. Benim senin gibi adamlara söyleyecek başka lafım yok çünkü seninle sinema tartışmak Adnan Hoca ile evrim tartışmak kadar manasız. Bir de öfkeme yenik düşmeyeyim tehditleri falan… Her tarafın öfkelense ne olur senin? Baştan aşağı öfke kesilsen ne olur? Sana uzun uzadıya cevap yazılmıyorsa savunduğun herhangi bir halt ciddiye alınmadığından bunu bilesin. Bir cümle öncesinde ” Bir defa, “sanat sanat içindir” önermesi çok anlamsızdır ve sanatı geniş halk yığınlarının idrak edemeyeceği bir elit/aristokrat uğraşısı olarak görenlerin ileri sürdüğü bir görüştür” diyen bir cümle sonrasında ” Kimi zaman bir roman, tıpkı bir şiir gibi, yazarın kendi duygu ve düşünce dünyasını, mesela yaşadığı bir aşkı satırlara döküp insanlara da duyurmak, insanlarla da paylaşmak çabası içerisinde kaleme alınmıştır. Yani SON DERECE KİŞİSELDİR.” diyen biryle ne tartışacaksım ki?

    41. AED diyor ki:

      Anlaşılmıştır sevgili EsKO; ben hatanın nereden kaynaklandığını bularak yorumumun düzeltilmiş halini gönderiyorum. Bu sayfalarda kirlilik yaratmama adına bu düzeltilmiş yorum dışındaki (bu yazı da dahil) bana ait yazıları silmenizi rica ederim.

    42. AED diyor ki:

      Çok bilinen bir tartışmanın maalesef kişiselleştirilmesi ve ego tatmini batağında ele alınması üzücü; ayrıca da tartışmacıları kırıcı, oysa bu ciddi konunun değerlendirilmesi ve tartışılması gereken söylem ve konsept bu değil, sanatsal birikim ve donanımla düşünmeli ve anlamaya çalışmalıyız.

      Ortaokullarda tartıştırırlardı bizi; sanat toplum için mi yoksa sanat sanat için mi diye; sonra bazı (sanat toplum için)ciler balenin, operanın bile saçma olduğuna ve toplum için olmadığına kadar vardırırlardı işi.

      Biz Anadolu topraklarında yaşayan insanlar, bir çok sanat ve edebiyat dalı ile batıdan çok sonraları buluştuk; matbaayı ortalama 150 yıl sonra edindik. Resim sanatı günah olduğu için bizde nakkaşlık gelişti yalnızca, Osman Hamdi efendilerin yetişmesi bu nedenle 19.yy la kaldı, ilk Türk romanı (Taaşşuk-u Talat ve Fitnat) 1875 de basıldığında bir çok batının dev edebiyatçısı bugün klasik olarak bilinen eserlerini vermiş bulunuyordu. Keza müzikte de batı çoktan büyük beste ve bestecileri yetiştirmişken biz halktan kopuk sadece saray çevresinin müziği ‘san’at musikisi’ ile (Teenni, teenni..) çekiyorduk. Heykel yapmak da günah olduğu için uzun süre bu sanat da gelişmedi.

      Biz batının 1789 daki aydınlanma devrimini de Mustafa Kemal ile ancak 1920 lerden sonra yaptık, üstelik tepeden inme ; dikkat ederseniz ortalama 150 yıl gecikme burada da var. İşte bu nedenle batıda laisizm ve sekülarizm yerleşirken din toplum yaşamından elini çekti, bizde ise laisizm ve sekülarizm oturmadı ve din hala sosyal yaşamımızın etkili bir faktör.

      İyi de bunların sinema ile ilgisi nedir sorusunu duymadan bağlayalım: Bizler Ayhan Işık serisi, Sadri alışık serisi, Münir Özkullar, Cüneyt Arkın, Zeki Alasya-Metin Akpınar serilerinden sonra ilk kez Kemal Sunal ile toplumsal gerçekçiliğe yönelen Türk sineması 70 lerden sonra Yılmaz Güney sinemasının da olgunlaşmasıyla tam olarak sosyalist-gerçekçi filmler üretti: (Arkadaş),(Umut),(Endişe) bu dönem ürünleri..(Sürü) ile doruğa çıkan Yılmaz Güney 12 eylülden sonraki dönemlerde Türkiye’de yasaklanan (Yol) ile uluslar arası ödüle uzandı. 2000’ lerden sonraki yozlaşma ve apolitik dönem sinemada ‘Recep İvedik’ serisi ve doğu kökenli diziler ile kendini gösterdi. Yine 2005 lerden sonra sinema ciddi ürünler ortaya koyamayınca(Kurtlar Vadisi) ve bir çok dizi furyası ortalığı kapladı. İşte tam da bu dönemde Nuri Bilge Ceylan’ dan (Uzak) ile ilk ödül geldi. Hollywood ve Yeşilçam filmleri ile beğenisi oluşturulmuş Türk seyircisi (Uzak)ı izlerken anlamaya çalıştıysa da izlerken sıkıldı ve filmi beğenmedi. Çünkü filmde yakın planlar, müziksizlik, plan sekanslar fazlasıyla mevcuttu ve oyuncular amatördü. Filmin başı ve insanı şaşırtan bir sonu yoktu, neyi anlattığı ise bir türlü anlaşılamıyordu. Ödül gelince bu kez seyirci, NBC yi anlamak adına daha önce çevirdiği, (Koza),(Kasaba) ve (Mayıs sıkıntısı) ni izlediyse de bu post modern sinemadan zevk almadı. Sonra (Bir zamanlar Anadolu’da) ile NBC, kendini de aşarak çıtayı yükseltti. İşte bu filmde, insanı boğan ve içini karartan diğer NBC filmlerinde olmayan, müzik, bol diyalog, belirli bir konu hatta espriler bile vardı. Her çeşit Anadolu insanının mükemmel bir kompozisyonu bulunuyordu.

      Ayrıca mükemmel filmler de yaptı Türk sineması, (Babam ve Oğlum),(Masumiyet), (Eşkıya), (Gönül yarası),(Muhsin Bey), (Yazgı) bazıları.

      Tüm bu tablo içinde, Kapitalizmin yükselişe geçtiği 1940’lardan sonra, dünya sinema sanatı da bundan etkilenerek, film sektörü, HOLLYWOOD SİNEMASI na dönüştü büyük oranda; temel amacı da sanattan, insanları bilinçlendirmekten, gerçeğin görünmeyen yüzlerini ortaya çıkarmaktan çok, gişe hasılatı yaparak, elinde patlamış mısırla eğlenen, hoşça vakit geçiren insanlara, sürprizli ve mutlu sonlarla biten, aksiyon ve heyecanın dibe vurduğu filmler üretmekti. Bu yapı ABD merkezli film yapımcılarında hız kesmeden devam ediyor. Oysa az gelişmiş ülke sinemaları, belki de binlerce sorun içinde kıvranmaları nedeniyle ABD film endüstrisinin ürettiği filmlerden büyük oranda ayrıldılar. Başta Sovyet sineması olmak üzere, Çekoslovakya, İran, Güney Kore, Meksika, Yunanistan, Polonya, Yugoslavya, Türk sinemaları 1970’lerden sonra çok büyük yapıtlar ortaya koydu. Bunlara kapitalist, ama aydınlanma devrimini tamamlamış, Fransa, İtalya, İspanya, İsveç, Japonya gibi ülkelerde yetişen çağdaş yönetmenlerin yapıtları da eklenince ortaya gişe hasılatı derdi olmayan, gerçeği aramak için tüm teknikleri kullanan, derin çözümlemeler ve gerçeküstü öğelerden tutun da, geri dönüşler, plan sekanslar, yöntemlerini uygulayan, insan psikolojisi, edebiyat, sosyoloji hatta felsefeyi filmin ana merkezine yerleştiren bir çok AUTOR (sanatçı yönetmen) ortaya çıktı.

      Biraz sıkıcı da olsa Türk ve Dünya sinemasına ait bu genel tabloyu görmek ve bilmek durumundayız, çünkü sinema sanatında bu ülke insanını uzun yıllar (filmler karışmış) söylemi ile mutlu sona ulaştırdılar, Cüneyt’imiz Müslümanlara işkence eden pis Hıristiyanları kılıçtan geçirdi; seksi Hıristiyan kraliçe ile de ağaç altında stres attı(!), Mahmut hoca Münir Özkul, güzel öğrenciler yetiştirdi, baba komser Hulusi Kentmen yaramazlık yapmamamız için öğütler verdi, kısaca bu toplumu 60 yıldır uyuttular. Aynı tarihlerde ise ise batı sineması ‘Casablanca’ yı 7 samurai’yı, ‘Batı cephesinde yeni bir şey yok’u ‘Bisiklet hırsızları’nı vb çekiyordu. Bir kez daha batı ile aramızdaki 150 yıl farkını burada da görüyoruz.

      Bu kadar geniş bir sinema analizi gereksiz gözükebilir, oysa tarihsel şartlar içinde Türk ve Dünya sinemasının evirilmesini görmeden sinema sanatının toplum olarak neresinde olduğumuzu göremeyiz. İşte bugün filmlerin kalitesini tartışırken üzgünüm ki sinemada toplumsal birikim ve donanımızın eksikliğini kabul etmek zorundayız. Eğer amacımız üzüm yemekse bu tartışmanın bir yerine ben de dahil olayım belki katkım olur.
      Filmden çok etkilendim, aynı Tarkovsky’yi, Bergman’ı ilk kez keşfettiğimde yaşadığım heyecanı yaşadım, diğer filmlerini de izleyeceğim. Fellinin nin (Amarcord)unda Faşizm öncesi toplumsal atmosfer nasıl verildiyse, çamura batmış kasvetlilik ve dinmeyen yağmur, karamsar hava, şiir duyarlığında verilmiş. Bence ’ispiyon’un amacı da gerçek derin aşk’ın imkansızlığına duyulan öfke. Öyle bir öfke ki, insanı köpekleştiriyor, ama geriye yani köpeklikten insanlığa dönüş var, çünkü umut bitmemiş henüz. Bütün plan sekanslar bir yelkenlinin denizde salınması gibi, adeta filmin derinliğinde bizi sarsmadan gezdiriyor, damla damla yudumlamamızı sağlıyor. Arkadaşlar filmi oldukça güzel yorumlamışlar, ben uzatmayacağım..Söyleyeceklerim farklı:

      Hiç kimseye bu film güzel, bunu seyretmelisiniz, gerçek sinema sanatı budur dayatmasına hakkımız yok, tıpkı karşı görüşteki arkadaşların filmin hak etmediği (zaman kaybı) eleştirisine hakkı olmadığı gibi. Bu arkadaşlar kabul etmeli ki, tıpkı Bergman gibi, Bunuel gibi, Tarkovsky gibi Holywood cıvıklığında, gişe hasılatı kaygısıyla yapılmış bir film yok karşımızda, üstelik bu yönetmenler ki bu tür ucuz filmleri çok rahatlıkla üstelik fabrikasyon hızında yapabilecekken, bu yönetmenler aslında ne diyorlar biliyor musunuz arkadaşlar (dün dünde kaldı artık yeni şeyler söylemek lazım).
      He ne kadar ‘kaliteli film’ algısı, objektif kriterler içermek yerine, kişisel beğeni ve gişe hasılatı kaygısıyla kapitalist Hollywood sinema endüstrisi tarafından bizim seçimlerimizi yönlendiriyorsa da bazı genel geçer film kalite standartları oluşmuş durumda, örneğin İMdB değerlemesi tam olmasa da bir fikir veriyor, ayrıca binlerce birikimli eleştirmenin değerlemesi ve festival ödülleri… Bugün Hollywood sineması bile kendini aşıp film yapma tekniğinde yeni yaklaşımlara ulaşmış durumda, buyrun, David Lynch, Lars von Trier, Michael Haneke ve diğerleri..Bugün İran sineması bile bizden çok yol kat etmiş, kendi tarzı olarak minimalist sinema anlayışını kabul ettirmiş; ama kimse diyemez ki bu sinema çok basit ya da kimse diyemez ki her film minimalist anlayışla çekilmelidir; artık kabul edelim: Yönetmenin anlatım tekniği özeldir, genel olan neyi ne kadar başarılı anlattığıdır.

      İşte size çarpıcı bir örnek daha: Luis Bunuel, arkadaşı Salvador Dali ile her sabah gördükleri rüyaları birbirlerine anlatırlarmış, sonra bunun filmini çekmek fikri doğmuş, zaten dönemin sanat atmosferi de gerçeküstülüğe uygun olduğu için filimi yapmışlar. İşte sadece 17 dakikalık sessiz bu film, yani (Bir Endülüs köpeği) bugün bir klasik..Üstelik dehşet görüntü meşhur göz kesme sahnesinden başka da bir şey yok. Şimdi acaba dünyaca ünlü eleştirmenler aptal mı da böyle bir saçmalığa prim veriyorlar? Üstelik o yalın anlatıma sahip ( Sierra Madre Hazineleri) gibi filmler varken !? Hayır arkadaşlar, yapılan ‘yeni’ ni alkışlanmasıdır, açılan yeni koridorun sinemaya kazanılmasına övgüdür. Bu koridor ki Bunuel, sonraki filmlerinde bilindiği gibi gerçeküstü öğeleri kullanmaya devam eder.

      Bence yine çarpıcı bir örnek Theodoros Angelopoulas tır (Nasıl ki her sinemaseverin bir idol yönetmeni varsa benimki de bu yönetmendir). Angelopoulas da ağır plan sekansları, metaforik imgeleri sıkça kullanır. Tüm film müziklerini Eleni Karaindrou yapmıştır, neredeyse her filminde kadın kahraman bir Eleni mevcuttur ,her filminin bir karesinde sarı yağmurluklu 3 bisikletli vardır. İşte bunlar Theo yu Theo yapan özelliklerdir. Ve kim ki (bir şey anlaşılmıyor ne biçim film, zaman kaybı bu yea) diyorsa işte o kişi yalnız kalır; çünkü bir çeşit sanat müfteriliğidir yaptığı. Üstelik sinemanın bilinen klasiklerini ileri sürerek (işte film böyle yapılır) iddiasını ileri süremez. Hiç kimse de Angelopoulas filmlerinin değerini teslim ettiği için ‘entel-dantel’likle suçlanamaz. Unutmayalım ki Hollywood sineması yalnız bizi uyutmakla kalmadı, aynı zamanda beğeni kriterlerimizi de oluşturdu.Bu nedenle bizlere hep büyük sürprizli finaller, bir ırkçılık örneği olan Kızılderili katliamından sonra çocuğunu seven kovboy, her türlü görsel teknikle yapılan o bitmez tükenmez, Harry Porter, Yüzüklerin Efendisi, Rocky, Arnold Schwarzenegger, Rocky, Jaws benzeri endüstriel sinema ürünleri tarafından kuşatılmış durumdayız.’ Erotizm ve şiddet bahane, gişe hasılatı şahanedir’. Film bittiğinde hepimiz mutluyuzdur ve patlamış mısırımız da yeni bitmiştir, zaten salonda manitamızı da biz göz kırpması arasında öpmüşüzdür.

      İşte bu endüstri de kendi kahramanlarını yaratır, Angelina Joly, Brad pitt, Sylvester Stallone, Nataly Portman vb vb..Bir Humprey Bogart, Audrey Hepburn, Burt Lancester, Sophia Loren, James Stewart, Robert de Niro, Al Pacino, Dustin Hoffman benzeri karakter oyuncuları artık yavaş yavaş yok oluyor çünkü Hollywood sektörü artık ‘karakter’den ziyade teknolojik görsel şölenler sunuyor. İzleyin İranlı yönetmen Asghar Ferhadi’nin (Bir Ayrılık) filmini Hollywood filmleri ile sorunlarına sahip çıkan biz az gelişmiş ülke sineması arasındaki derin farkı görürsünüz.

      Kısacası dostlar insanoğlu, kendi gerçeğini her türlü baskı ve sansürden uzak keşfetme mücadelesinde sinema onun çok önemli bir aracıdır ve sinema sanatı kapitalizmin bencil/tüketim hayvanı/rekabetçi bireyini yaratmak için değil bireyin ve toplumun gerçeklerini görme ve onları değiştirme aracı olmalıdır.

    43. AED diyor ki:

      Korkuyordum ki, başıma geldi, sanat kimin için, toplum için mi, birey için mi tartışmasına döneceğiz. Sorunu (yani sanatın kimin için üretilmesi gerektiği sorununu) toplum/birey şeklinde koymak, bizim dar kafalı metafizik eğitim sistemimizin işidir, sanmam ki başka yerde sanat sadece bu iki hedefe sıkıştırılmış olsun. Çünkü her şeyden önce bu iki sanatın yöneldiği toplum ve birey olguları birbirinden kopuk şeyler olmadığı gibi aralarında diyalektik bir ilişki vardır. Toplumsal olan aynı zamanda bireysel olduğu gibi birey de toplumun bir parçasıdır. Bu nedenle sinema sanatı da (tıpkı diğer sanat dalları gibi) bireyselden toplumsala hatta oradan evrensele yelken açarlar. Örneğin Nazım şiirlerinde daha çok görüyoruz, şiirin öznesi yanı Şairin kendisi, (ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü) derken şiirin bütünlüğü içinde hem insan olarak, hem yurttaşı olduğu Türk insanını, hem de tüm dünya insanını kucaklar. Bu nedenle bu güzel tartışmayı bu toplum için mi birey için mi cenderesinden kurtaralım.
      Sevgili Kerem arkadaşımız doğru saptamalarla ağacı gösterirken sonundaki ormanı es geçiyor. Elbette güzellik bireyseldir, görecelidir, bir edebiyat eserinin sevilmesi de. Ama çoğunluğun sevdiği güzel ve üstün nitelikli olmayabilir, ya da tersi çok nitelikli bir edebiyat eseri çoğunlukça hiç okunmaz. Örneğin Barbara Cartlant ın aşk romanları rekorlar kırmıştır, ama bir Marcel Proust, bir James Joyce, bir Samuel Becket bir Franz Kafka geniş kitlelerce okunmamıştır. Ama tüm dünya otoriteleri birleşir ki bu isimler dünya edebiyatının büyük ustalarıdır.

      Demek ki güzel olan, nitelikli olan, kaliteli olan, üstün olan seçilebiliyor. Sanatın da artık evrensel normları var, o normlar ve ölçülerle biz nitelikli olan eseri ayırt edebiliyoruz. Sorun, özellikle az gelişmiş ve geri bıraktırılmış ülkelerdeki eğitimsiz çoğunluk ile kültürel birikim ve donanımlı azınlık arasındaki açmazdan kaynaklanmaktadır. Çoğunluğun yetersiz bir eseri beğenmesi ile azınlığın kaliteli bir eseri beğenmesi arasındaki çelişkinin kaynağı o toplumun eğitim seviyesi ile ilgilidir. Örneğin Kafkayı ülkemizde bilen azdır, ama örneğin İsviçrede bilen ve okuyan çoktur gibi.
      Bir başka önemli nokta da insan beğenileri ve zevkleri de durağan şeyler değildir, onlar da değişme ve gelişme halindedirler. Örneğin ben yirmili yaşlarda Sergio Leone izlerken, otuzlarımda Thedoros Angelepoulas izliyordum şimdi kırklarda Tarkovski, Bela Tarr, David Lynch izliyorum..Şimdi ben entel-dantel mi olmaktayım? Ya da hangi sanal, hangi pasif tatmindeyim? ,
      Son sözdür ki, kimseyi şunu seveceksin diye baskılamıyoruz, ya da beğendiğini kınamıyoruz, ama dünya eleştirmenlerinden tutun, İMdB, binlerce sinema sitesi ve film otoriteleri emin olun bazı filmlerde tesadüfen birleşmiyorlar.
      Yenik düşeceğim bir öfkem olmadığından verimli görüş alışverişine devam etmek isterim.

      • Kerem diyor ki:

        Değerli arkadaşım, biraz hızlıca ve biraz öfkeli bir ruh hali içinde yazdığım için bazı noktalar eksik kaldı. Ama bakın sorun değil, çünkü sizin gibi arkadaşlarımız da o eksikleri görüp tamamlamışlar. Özellikle birkaç şeye dikkat çekmeniz çok iyi olmuş, doğru da olmuş. Aslında, “sanat sanat içindir” veya “sanat toplum içindir” tartışmaları, dediğiniz gibi sığ ve anlamsız tartışmalardır. Zaten, “sanatın çok kişisel bir şey” olabileceğine dikkat çekmemin bir nedeni de buydu. Nitekim, yaşanılan bir aşk deneyimi üzerine bugüne yazılmış yüz binlerce şiir vardır. Mesela Karacaoğlan, aşk ve duygularını şiir şeklinde mısralara dökerek insanlarla paylaşmıştır. Yani kişisel dünyasına ait çok özel duygu ve düşüncelerini, “şiir” dediğimiz şey eklinde, kulağa hoş gelecek ifadelerle insanların önüne koymuştur. Muhtemeldir ki, öncelikle kendi beğenmiştir yaptığı şeyi. Başka insanlar tarafından da güzel bulunup beğenildiği için bugüne kadar ulaşmıştır. Yani diyeceğim o ki, sizin de dediğiniz ve dikkat çektiğiniz gibi, sanat sanat için de, toplum için de yapılmayabilir; çok kişisel nedenlerle de yapılabilir. Zaten, gördüğü ve hoşuna giden bir doğa görüntüsünü tuvale resim olarak aktaran bir ressamın da davranışında, toplum için bir şey yapma veya “sanat yapma” kaygısı olmayabilir. Unutulmamalı ki, “sanat” kavramı, sanattan sonra ve “sanat” olarak gördüğümüz şeyleri isimlendirme çabası içerisinde gelmiştir. Bu nedenle sanat kavramını fetişleştirmenin anlamlı olacağını sanmıyorum.
        Çoğu insanın beğeni düzeyinin düşüklüğünden söz etmişsiniz. Evet, o konuda da haklı olduğunuzu düşünüyorum. Fakat bunun analizi birkaç satıra sığmayacak kadar geniş ve derindir. Kültürden tutun da, kapitalizmin egemenliğine ve sermayenin insanları sadece ve sadece bir “tüketici”ye dönüştürme çabasına ve bu bağlamda en yoz tiplerin sürekli gazete/televizyon haberi olarak insanların gözüne sokulmasına, düşünen insanlar kendileri açısından tehlikeli olduğu için, egemen güçlerin “aptallaştırılmış yığınlar yetiştirme” hesabına kadar onlarca şey sayılabilir. Ben sadece çok ama çok yüzeysel olarak birkaç başlık yazdım. Yoksa, iş, güç, geçim kaygıları içinde çırpınan, aile kavgaları içinde yaşantıları travmalarla sarsılan milyonlarca insandan sanatsal bir şeylerle ilgilenmelerini ne kadar bekleyebilirsiniz?
        Bu arada şunu da söyleyeyim, çocukluğum ve gençliğimde hikâye ve roman okumayı çok severdim. Ama, on altı yaşımdan sonra çok yoğun şekilde bilimsel ve felsefi konulara, makalelere, kitaplara ilgi duymaya başladıktan sonra, çok nadiren birkaç roman okudum. Aslında romandan filan soğudum desem daha doğru olur, çünkü felsefi ve bilimsel konular bana daha çekici geldi. Bu yüzden sizin bildiğiniz isimlerin çoğunu bilmeyebilirim.
        Ama genel ve bilinen görüşlerin dışında, benim kişisel görüşüm, insanlara, kendilerini geliştirmelerini ve ilerlemelerini sağlayacak bir şeyler veremiyor ise, “sanat” denilen şeyin benim için pek bir anlam ifade etmeyeceğidir. Evet, kuşkusuz duvarınızdaki güzel bir manzara resmi de, gözü okşayan bir sanat eseridir, hoşa gider, insanı mutlu eder ama son tahlil de pek bir değeri de yoktur benim için. Bu nedenle, bir eleştiri silahı olarak karikatür benim açımdan resimden daha önemlidir. Milyonlarca dolar paha biçilen, çünkü çok özel bir çizim yeteneği içeren Mona Liza tablosu mesela, kime ne kazandırabilir? “Çok özel bir şey”e sahip olma tutkusu dışında insanların bu tür şeylere ilgilerini pek anlamlı bulmuyorum. Keza, iyi ve enteektüel bir yönetmen olsa da, çok daha basitçe ve dolayısz anlatılabilecek şeyleri çok daha dolaylı yollardan anlatmayı tercih eden David Lynch’in bile ne derece bir sanat dehası olduğunu tartışmalı görüyorum. Mesela, “iki kere iki dört eder” demek yerine, ortaya bir çarpı işareti koyup çarpı işaretinin her iki tarafına da öyle sayı ve işlemler koyarak sonuçta yine de iki çarpı iki eşittir dört eder noktasına varabilecek kadar matematik bilginiz var diye, çok mu dahice bir şey yapmış olduğunuzu düşünmek gerekir? Gerçekte iyi bir yönetmen olduğunu kabul ediyor olsam da, işe yarar bir şey yapmadığı için David Lynch’in yine de kalıcı bir iz bırakmadan kaybolacağını düşünüyorum. Çünkü iz bırakanlar, ortaya yeni bir şeyler çıkarmış yaratıcı insanlardır. Dolayısı ile, sanatta kriter de, “işe yarar bir yaratıcılık” olmalıdır.
        Bu arada, bir sinema eleştirmenine yazdığım bir şey vardı. Bana katıldığını söylemişti. Old Boy filmi ile ilgili olarak da onu yazayım. Gerçi, kendilerine verilmiş değer yargıları ve kalıp fikirler nedeniyle robotlaşmış olan ve bu nedenle gerçekte düşünemeyen insanlar belki de yine de anlamayacaklardır ama, bir not düşmek adına olsa da yazayım. O filmde, yüzeysel olarak bakıldığında fark edilemeyen bir şey vardı bence. Ama önce şunu söylemek lazım: Bilirsiniz, “hayvan” dediğimiz canlıların birçoğunda da aile yaşamı vardır. Aslanlar da, fillerde, balinalarda ve daha birçok canlıda görebilirsiniz bunu. Özellikle anneler, yavrularını korumaya çalışır, onlarla çok zaman geçirir. Peki, “anne” ya da “yavru” dediğimizde, neyi tanımlamış oluyoruz? Esas olarak, bir cinsel ilişki sonucunda dünyaya gelmiş, hayat bulmuş canlıların, onları dünyaya getiren varlıklar ile olan durum ve ilişkisini tanımlamış oluyoruz, değil mi? Bunun gibi, aynı ana ve babanın cinsel ilişkisinden dünyaya gelmiş çocukları da “kardeş” olarak isimlendiriyoruz. Ama diyelim ki, aynı ana babanın çocuğusunuz ama, bir savaş sırasında ana babanız ölmüş, daha bebek iken ortada kalmışsınız ve çok farklı insanlar tarafından bakılıp büyütülmüşsünüz. Eğer siz, aynı ana babanın çocuğu olduğunuzu ve “kardeş” diye isimlendirilecek bir durumda olduğunuzu bilmiyorsanız, yine de kardeşmisinizdir? Hayır değilsinizdir. Yani, KARDEŞ OLABİLMENİZ İÇİN KARDEŞ OLDUĞUNUZU BİLMENİZ GEREKİR. Bunun gibi, Old Boy filminde, alt metin olarak verilen bir mesaj şuydu: Kendi cinsel ilişkisi sonucu dünyaya gelen bir bayan ile ilişkiye giren kişi onun “babası” mıdır? Yani, ne kız onun babası olduğunu, ne de baba onun kızı olduğunu bilmiyor. Bu durumda halen kız ve baba mıdırlar, yoksa iki herhangi insan mıdırlar? Hatta yönetmen bu alt metni gözümüze sokmak için, birbirleri ile ensest ilişkisi olan diğer iki kardeşten birine, “Biz her şeyi bilerek birbirimizi sevdik. Siz bunu yapabilir misiniz?” diye sordurtuyor.
        Bu film ve bu olgu üzerinde durmamın nedeni şu: İnsanların aklının ucuna bile getirmekten rahatsız oldukları, düşünmekten bile ürktükleri bir şey üzerinde, üstelik de güçlü felsefi bir yönü de olan bir şey üzerinde cesurca duruyor. Ama filmin asıl sorduğu soruyu ben burada bir kez daha sorayım. Birinin kızınız olduğunu, ya da babanız olduğunu bilmiyorsanız, o sizin kızınız mıdır, ya da babanız mıdır? Bence değildir.(Bunu ille cinsel yöne çekip düşünmeyin.)

    44. emir acar diyor ki:

      Film hakkında bu kadar gürültü kopardıktan sonra genel tanımlarım dışında Pişmanpeter’in dediği gibi film okumasına dair bir iki cümle etmeden filmi terk etmeyi doğru bulmadığımdan sadece giriş sahnesi üzerinden bir şeyler yazıp fazla uzatmadan çıkmayı deneyeceğim.
      Filmin yıkılmak üzere olan bir demirperde ülkesindeki belirsizlik, umutsuzluk, toplumsal çürümüşlük döneminde geçtiği, 1988 yılının teknik ve maddi imkanları altında, yönetmenin olgunluk dönemine geçiş filmi sayılabilecek bir eseri olduğu vs türünden bilgileri daha önce vermiştim.
      Filmi izlemek için elbette ki bu kadar detaya gerek yok ama oturup da eleştiri yazılacaksa az çok bunları da dikkate almak yapılan eleştirileri daha sağlam kılacaktır. En azından imkansızlıklardan dolayı çok da iyi kotarılamamış bir yağmur sahnesini dert etmezsiniz.
      Filmin açılışıyla beraber sabit ekranda teleferik sistemiyle maden taşıyan kovaları görürüz (sonradan kömür olduğunu öğreniriz) Bir dakika kadar süren bu plana baktığımızda eski usul mekanik bir sistemle maden taşınan bölgedeki ürpertici metal direkler, teleferik telleri, habire gidip gelen kovalar, çamur ve su göletleri içinde bakımsız arazi, sisli, puslu iç karartıcı bir hava, evsiz, insansız ölü bir manzara detaylarını görüp anlamlandıracak ve o atmosferi hissettirecek kadar durduktan sonra kamera usulca hafif sola çekerek geri kayar. Bu kayma hareketinin hemen sonrasında kirli paslı bir pencere doğraması kadraja girer, dışarıdaki manzara blirsizleşirken içerideki pencere iyice belirginleşir ve en nihayetinde kamera usulca tüten sigara dumanları arasında bu sefer hafifçe sola çekip neredeyse bir yay çizerek Karrer’in omuz hizasından tam arkasına geçer ve dışarıda pencereden gelen puslu ışığın kontrastında bir gölgeden ibaret olan Karrer’i sırtını vesikalık olarak önüne alır. Karrer derin derin çektiği sigarasından yayılan dumanlarla kıpırtısız dışarı bakmaktadır.
      Kameranın kadrajında yakın planda Karrer ve Karrerin kadrajını belirleyen perdesiz kirli pencerenin arkasında da az önce tasvirini yaptığımız dış dünya vardır. Karakteri kameranın kadrajının içinde başka bir kadraj içine sıkıştırma tekniği anlatım açısından sinematografik olarak karakteri izole etmenin yöntemlerinden biridir. Bir kaç şekilde yapılabilir buradaki gibi içeriden dışarıya ya da dışarıdan içeriye doğru veya iç mekan içinde de bu kadrajlama yöntemi uygulanabilir.
      Filmde açılışla iç daraltıcı manzara üzerine kaymayla birlikte pencerenin kadraja girmeye başlamasıyla, bir anda açık havada gibi görünen resmin yavaşça kapalı bir mekana hapsedildiğini, kirli paslı, perdesiz pencere ve bakımsız duvarlarla karanlık izbe en az dışarısı kadar iç kapayıcı bir ışıkla sigara dumanı arasındaki gölge karakter Karrer ile ne içerisinin/evin ne de dışarısının/yaşamın umut vaat etmediği dünyaya görsel olarak sıkıştırılırız. Aynı zamanda teleferiğin çıkarttığı gıcırtılara kadar ses kayıtlarının da hissettirmeden etki alanını genişleten katkısını da unutmamak lazım.
      Bazı arkadaşların belirttiği gibi kameranın abuk sabuk hareket etmesi meselesine şu ilk plandan açıklık getirelim. Kamerayı dışarıdaki manzarayı sanki dışarıda çekiyormuş gibi pencere arkasında konumlandırmanın yolu onu doğramalar görünmeyecek kadar camlara yakınlaştırmaktır. Karrer’i de pencereyle birlikte tam kadraj alacak biçimde kamera duracağı son noktaya getirmek için mecburen hafifçe bir yay çizmek zorundasınız direkt olarak geri çekerseniz Karrer’e çarparsınız çünkü. Üstten yay çizerek geçmek ise bambaşka anlalar taşır. Pencerenin oluşturduğu kadraj bozulur. Zart diye hızlı çekerseniz aksiyon filmi gibi olur. Dert zaten neredeyse bu hareketi hissettirmeyecek kadar yavaş ve lineer bir hızla yaparak Karrer’in arkasına geçmektir. fazla hız az önce saydığımız manzara ile ilgili ayrıntıları görmemizi engeller. Daha dışarıda mıyız farkına varmadan hızla içeriye Karrer’in arkasına kamerayı çekerseniz. olay geberir. Zaten dert böyle beter bir yarı endüstri ortamında sis, pus çamur içinde dışarıdayız derken yavaşça ondan da beter izbe bir evin içinde dertli dertli sigara içen bir siluet olan karakterle özdeşleştirme yapmaktır zaten. Bunu kafanıza göre yapamazsınız. ayıptır söylemesi bir porno filminde bile öykü kurmak dışında erkeğin ilişki esnasında tam olarak kadraja alınmamasında izleyicinin kendini özdeşleştirme meselesi dikkate alınır. Neyse Gestalt meselesine falan dalmayalım çıkamayız.
      Benzer bir anlatım biçimini Martin Scosese’nin Taxi Driver filminden de örnekleyebiliriz.
      Travis uyuşturucu, seks, çeteler, mafya ile dolu dış dünyaya duyduğu ahlaki kaygılardan dolayı ajite olmuş haldedir. Bu düzeni bozduğunu düşündüğü öğelere nefretini yöneltmiştir. Bir parça güvende olduğunu düşündüğü taksisinin pencerelerinin kadraj alındığı çekimlerde dış dünya; şehir caddelerinden sürekli yükselen dumanlar, renkli ışıklar, aşırı kırmızı ışık kullanımı, yollarda fahişeler bu pencerenin arkasında cehennemi bir atmosfermiş gibi yansıtılır. Sürekli içeriden arabanın aynası, dikiz aynası, ıvır zıvırları Travis’in hapsedildiği taksinin içinden görüntülenir. Kısa planlarla her şeyin parça parça gösterilişi zaten en ufak bir toplumsallık düşüncesi içerisinde olmayıp bireysel şiddetle sorun gördüğü şeyi yok ederek kurtulmayı düşünen muhafazakar dünya görüşlü Travis’in parça parça yaşamı, ruh, hali ve kendini var edişi için de uygun bir atmosferdir.
      İç mekan içinde kullanılışına güzel bir örnek de The Godfather 1 in son sahnesinde Michael Corleone baba olurken yakın planda karısı Kay (Diane Keaton) varken ilerideki kapı çerçevesinin kadraj oluşturduğu arka odadaki Michael Corleone’nin çalışma masasına yaslandığı ve sonradan adamlarının sırayla elini öperek babalığını ilan ettiği sahnedir. Kapı kadrajı kadın ile erkeğin arasındaki sınırları belirleyen noktadır. Kapı çerçevesi kadrajının arkasında Michael’in çalışma ofisi, erkeklerin dünyası ve karısının asla var olamayacağı bir alan vardır. Zaten el öpmeler sırasında adamlarından biri gelir ve Michael’ın hem iş olarak, hem erkek olarak, hem de evlilik olarak kesin olarak yolları ayırdığına denk gelecek bir hamleyle kapıyı kapatır ve kadın tecrit edilerek yalnız başına kalır.
      Görsel manada bu kadraj içinde kadraj tekniğiyle anlatım biçimi sık uygulanan bir yöntemdir ve her zaman rastgele yapılmaz.
      Burada da sıkıcı gibi görülen hız aslında algı ve düşünme için kullanılması gereken zamanın yanında filmin temposunu da belirler. Tempo uzun mesafe koşan atletlerdeki gibi son derece önemli bir etkendir. 10 bin metre koşarken tıngır mıngır koşu tutturan ekipten kopayım gidip ipi göğüsleyeyim diye depara kalkmazsınız hatta ulaşabileceğiniz sprint hızına hiç gerek duymadan bile yarışı birinci bitirebilirsiniz rakiplere bağlı olacak aksiyon durumuna göre zaman zaman atak yaparak belirlersiniz hızınızı. Bu filmde de öykü bellidir. yalnız umutsuz bir adam hayatta yalnızca bir kadına bir şeyler hissettmetedir. Kadın evli ve çocukludur. Kendisine teklif edilen paralı ve tehlikeli bir işi kadının kocasına paslar. Derdi kocayı aradan çıkarmaktır. Başaramaz. Kadın aşkını ret edince de gider ispiyonlar. Şimdi burada öykünün çarpıcılığı ve aksiyonundan çok anlatım biçiminin özelliği ön plandadır. Bu boyda bir öyküyü kısa planlarla ve hızlı bir tempoda akıtırsanız 40 dakika da film biter. Çünkü bu filmdeki dert sadece öykü değildir hatta öykü epeyce geri plandadır. Burada dert biçimdir. Şimdi burada Rus biçimciliğindeki gündelik dili kırma meselesinden girip Brecht’e kadar gitmenin işte tam da bu manada entelektüel gevezeliğe girmenin gereği yok.
      Daha önce bir kaç kez değindiğim gibi yazmak öyle salla gitsin bir iş değil. Daha ilk planda bu kadar şey anlatak gerekti. Bu sebeple zaten bu kadar emek harcadıktan sonra oturur 2 Yeşim Ustaoğlu filmi çözümlemesi yapar gider kitap diye bastırırsınız. Üç kuruş telif geçer elinize hiç değilse.
      Şüphesiz anlatılacak çok şey var ama bunlar gerçekten zaman meselesi. Saat şu an sabah 5:40 ve yorgunluktan gözlerim kapanıyor.
      Son olarak belirtmek isterim ki; kimse şöyle yorum yapamaz, böyle yorum yapamaz diye bir derdim yok. Ama öncelikle buraya konulan her film seyredilmesi için konuluyor. Seyredilmeli ki site işleyebilsin. Sitenin var olması talebinden kalkış kulağa biraz pragmatist çağrışımlar yapsa da buradan film seyredebilmemizin temeli. Haliyle bu bilinçten bile uzak “izlemeyin”, “yarısına kadar bile seyredemedim” gibi sığ çıkışlar benim gibi yönetmeni ayıla bayıla seyreden modellerden öte o kadar emek verip buraya koyan esko’ya ayıp. Ben de zaten külliyatı var Bela Tarr’ın neyime gerek. Ama sayesinde kırk yılda bir bir iki sahne ya da bir, iki arkadaşla seyretmek için bakacağım filmleri artık harddisklere sığdıramadığım için rahatlıkla silip bulması zor filmleri saklamama olanak sağlıyorum öte yandan bir çok insan farkında bile olmadığı bir cehverle tanışıyor.
      Birileri daha bu durumu bile fark edemeyip bir film hakkında atarlanıyorsa, hiç derdim yok atarlansın ama birileri de ona atarlanıyorsa, demokrasi nerede falan diye dert yanmasın demokrasi burada işte. Sen söylüyorsun, ben de beğenmeyip sana söylüyorum. Yanlışım doğruyum o ayrı mesele. Onu okuyandan başkasının değerlendime şansı var mı zaten, ki demokrasi denilen şey herkesin kafasında ne anlama geliyor bu bile ayrı tartışma konusu.

      • emir acar diyor ki:

        yukarıdaki yoruma ek olarakuyku sersemi atladığım diğer bir konu, Godfather 1′in final sahnesindeki kadraj içinde kadraj hadisesinde Kapı çerçevesi ile yakın planda bulunan Kay’in erkeklerin dünyası ve patriyarkal sistemde dışaşarıda tutulmasının yanında kapı çerçevesinin ardında uzakta görünen Michael’in de istemediği ama ailesine yapılan saldırı sonrasında gelişen olaylar neticesinde birdenbire kendini içinde bulduğu konumla bir başka dünyaya (mafya dünyası)hapsedilmesinin de resmi vardır.

        Foto link

    45. Kerem diyor ki:

      Ha bu arada, unutmadan şunu da söyleyeyim. Ben bu filmin içeriğine, konusuna ilişkin hiçbir şey yazmadım. Çünkü doğru dürüst izlemedim. Yönetmenin çekim tekniği beni rahatsız etmişti, sadece onu yazdım. Dolayısı ile, filmin konusu artık her ne ise, -ilgilenmiyorum da zaten- konusu üzerinde durup konuşarak bana laf atmak çok doğru bir tutum olmaz diye düşünüyorum. Şunu da tekrar hatırlatmama izin verin. Bir hayvansever olarak sürekli şekilde zavallı köpekleri bir çekim dekoru olarak kullanan yönetmen midemi bulandırmıştı zaten. Ne ödülü alırsa alsın. Canı cehenneme!…

    46. YILDIRIM KARAKAN diyor ki:

      Ergenlik çağına girmemiş küçücük çocukların pornosunu ağzından salya sümük izleyen zihniyetle , bu filmde sadece görüntüye giren ve kendi halinde zaten doğal olan YAŞAMINI KAMERAYA YANSITAN KÖPEKLE ( mutlakaki her canlının yaşam hakkı vardır bur filmde bir canlının yaşamına kast yok) bir tutan zihniyet çokda farklı gelmiyor açıkcası ,zavallı köpeklere verdiğin değeri kendi zavallı insanlığına ver bence…………

    47. mustafa aytan diyor ki:

      fılm acılmıo

    48. mustafa gül diyor ki:

      film silinmiş. açılmıyor :(

    49. fernando pessoa diyor ki:

      film silinmiş, tekrar yüklenmesi mümkün müdür? bu kadar hararetli tartışmalardan sonar hayli merak etmekteyim… teşekkürler

    50. selinsan diyor ki:

      sanat eseri olma idiasıyla sunulan bir esere yaklaşırken eleştirileri okumamaya çalışırım. saf bakış açım bulanmamalı… bu filmi aynı şekilde, sabırla izledim. özetlersem… siyah beyaz görüntüler güzeldi. filme baştan sona kasvet, ıstırap, elem, yeis, bezginlik, buhran, bunalım hakim. neşe yok, ümit yok, sıcak bir sevgi yok… zulmet üstüne zulmet. filmi izledikten sonra eleştiri yazılarını okudum. muvafık ya da muhalif eleştiri yazılarının bazıları filmin kendisinden daha güzel. keşke bu yetenekli insanlar kabiliyetlerini sanat eseri üretmekte kullansalar! filme gelince… bu tür filmleri sevenler için bir anlamı olabilir. bana ünlü bir edibin sözünü hatırlattı: “derin görünsün diye bulandırırlar sularını.”

    51. cf. diyor ki:

      Pirenin deve,yılların 90′lar olduğu zamanlardı…Uydu anteni için forumlarda güncelleme baktğımız elde RS 232 kabloların olduğu zamanlar…O zaman ki forumlarda bir tabir vardı ”Hort,Hort,Hort”

      Yeri gelmişken yazayım dedim.

      Ha bir de aklıma gelmişken su yoğurtla buluşursa ayran olur,su çamurla buluşursa efsane olur!

    52. tanerjin diyor ki:

      üzerinde tartışılan 90 yorum almış film seyredilmeye değer düşüncesi ile kapısını kırarak içeri daldığım karhozat sayfasında bir kaç yorum okur, film hakkında önbilgi edinirim diye düşündüm. iki buçuk saat sonunda izlediğimin film değil okuduğum yorumlar olduğunu anladığımda, kendimi çift sigara yakmış, mausu boynuma dolamış halde buldum.
      farkındalık kötü bişi..

    53. necip diyor ki:

      Ya kardeşler ben o yorumu yaptığımda bulut gibi sarhoştum.
      Ben o müthiş yorumu yapan necip miyim bilmiyorum. filmi seyrettikten bir yıl sonra tesadüfen tekrar açtım baktım .tüm yorumcu arkadaşlar bana demediklerini bırakmamışlar.okudukça ciddi bilgi sahibi oldum hani nerdeyse bu kadar bilgiden sonra sinema üzerine kitap yazasım geldi.bu kadar övdükleri filmi dişimi sıktım bir daha seyrettim beş para etmez .Filmin ruhu yok .dakikalarca boş duvar gidip gelen hatlar yorumcu arkadaşlar bunlara çok erdemli ,hoş ,fantastik anlamlar yüklemişler.onlara kolay gelsin lakin kimse bana bu filmi ister sarhoş ister ayık olayım seyrettiremez.

    54. adem diyor ki:

      Tartışmak cehaletten doğar.Cehalet egonun besinidir.Ben haklıyım diyen egodur.Yaşamın içinde herkesin rolü farklı,bunu neden anlamıyoruz artık.Herkes bakar ama herkes göremez.Görmeyenleri neden görmüyorsun diye yargılamak da egodan kaynaklanıyor.Zaman herşeyin ilacıdır.Bugün görenler dün bakıyordu,bunu unutmayalım.Bakan ile gören hiç bir olurmu.Ancak görmek için bakmak lazım.Sabır arkadaşlar.

    55. necip diyor ki:

      Adem kardeş tartışmak bilgiyi doğurur .mutlaka tartışılmalı uygarlık tartışma ,monolog,diyalog ve tüm toplumla özgür ortamda konuşmayı gerektirir .batı bugün neden tartışmadan ,düşünmeden yaşayan dinsel motifleri öne çıkarmış doğulu toplumları yönetiyor istediğini yıkıyor soyuyor birbiriyle savaştırıyor bu doğulu toplumlar 1500 yıl önceki dogmatik kurallara bağlı sorgulamayan araştırmayan ve tartışmayan toplumlar oldukları için.batı bunu aştı m.s.1500 de martin lüther kilise kapısına cennet satın alınamaz dedi batı uzun mücadelelerle kendini buldu .şimdi doğuyu soyuyor bence gözümüzü açalım tartışalım .tabi melekler kanatlı mı kanatsız mı gibi konuları değil.

    56. necip diyor ki:

      gencoy sümer kardeş uzun uzun yazmak o zaman için uygun değilmişim şimdi eskilerin deyimiyle sözün özü kısa olur bir sürü laf salatasıyla milletin kafasını şişimek istemedim demekki.benim yaşım 62 sizin o yeni yürüdüğünüz yollarda ben 3 sefer geldim gittim .seyrettiğim filmler de senin seyrettiklerinin 3 katıdır okuduğum kitaplar bulunduğum yerde 5 sefer en çok kitap okuyan ödülü aldım .bunlar boş şeyler .aslolan şudur harcancak bol zamanın varsa bu filmle ve benzerleriyle harca benim bu uyduruk şeylere zamanım yok.fikirlerine de saygı duyuyorum .Ne demiş aşık VEYSEL koyun kurt ile gezerdi fikir başka başka olmasa.

    57. gülşen uysal diyor ki:

      bu film ne kadar tartışılmış. ama zevkle okudum. cem ve kerem kendilerince haklılar. beğenmemişler olabilir. beğenme her ne kadar entellektüellik adına dahi olsa mizaç meselesi. mizacına uymamış olabilir. zaten film avrupa sineması sonrası sovyet rusya etkisi kafga sıkılganlığı zaten genelde sovyet sanatında hakim. sistem demek ki sıkıcılık oluşturmuş.hollywood sinema sanatıyla avrupa sinemasını ayrı tutmak gerekiyor. hollywood en başarılı filimleri bile kapitalizmin çok para kazanma hedefine ayarlıdır. filmi çok açılardan bakarak değer biçmek gerekiyor. başta film gerçekten özgün.görselllikte doğayı ve müziği son haddine kadar kullanmış. sürekli yağmur sürekli aynı müzik sürekli yerler çamur sürekli duvar ve duvardan akan yağmursuyu aslında filmin ruhuna uygun. çünkü aynılıklar insanları hüzünlendirmiş. demek ki belediye iyi çalışmıyor diyesim geld en son belediye seçimlerini yaşadıktan sonra. o ilk sahnedeki teleferikte taşınan kömür sandıkları sanayii toplumu olmanın tekdüzeliği, çok ilginç sovyetler işçi hakları sıfatıyla kömürün teleferikle taşınması işçi görüntülü insanların olmaması anlatılmak istenen olaylar olgusu tema olarak oldukça ilgimi çekti.

    58. gülşen uysal diyor ki:

      macar filmi olması konuşma tarzlarına dikkat ettim sanki azeri türkçesine daha yakın gibi geldi müzik ve dansda kafkas etkisi var gibi. kadının rol yapması ee kadın mutsuz umutları var ama etrafında çok memnun etmesi gereken insanlar var düşünün hem kocası hem sevgilis hem bar sahibi. borçlu bir koca. aslında en çok feda edilen kadın ama kadın her haliyle daha fedakar kötü amaçlı bile olsa. adam amaçsız. sıkıntılı kadınlar da mutlu etmiyor.aşk değersizleşmiş. aşk mutluluk vermeli veremiyor. filmde elde olanlar değerlendirilmiş. köpeklerin barla bütünleşmesi kapısında beklemeleri şehir de çok korunaklı değil. etraf pislik çöp dolu.etrafda lüks yok duvarlar pırıl prıl değil duvarlar sıvaları kopuk kopuk.torino atı da çok çarpmıştı beni.sanat işte çok güçlü.sanat iyi duyguları değil kötü duygularında ifade alanı tekrarlar duvarlar vs sıkılmışlığı aynılığı bayağılığın ifadesi orada. tabi aksiyon filmi değil. mesela tekrarlanan duvarlar vardı. tekrarlannca düz duvar hah yağmur yağıyor duvardan aşağı su sızacak diye bekledim filmde. bu hayatımızda da öyle değil midir. ilginç bir yöntem. yönetmen her şeyi düşünerek oluşacak isnani etkiyi planlamaış.

    59. gülşen uysal diyor ki:

      kerem ve cem filimdeki kadının söylediği şarkıyı dinlediler mi acaba. şarkı bile yeter ya. kadının durağanlığı şarkının sözleri sanki içten gelen sözler. filmdeki yaşlı kadın aslında umut sanki geçmişte daha mutluluk vardı da sabırlı olun mutluluk gelecek demek istiyor. yaşlı ama güzel iyi bir kadın dindar eski lahitten adama anlamlı sözler söylüyor. yaşlı kadın filimde filmin bütünlüğünde oldukça akılda kalıcı.çok hoş olmuş filmde zaten şiirsellik hakim. hiç sesini diyalogları dinlemeseniz sadece seyretsek de yine anlamlı . demek ki yönetmen görsellikte de sanatsal bir ziyafet sunuyor.beğenmeyenler sabırla tekrar bir izleseler.ama tabii aksiyon filmi değil.

      • Kerem diyor ki:

        Birkaç defa izlemeye teşebbüs ettiysem de, özellikle sanırım şu yirmi dakika filan süren başlangıç kısmından dolayı vazgeçtim. Yok, hemen “ekşıncı” diye laf atmayın lütfen. Ama kardeşim, yani bu kadar mı olur? Sırf yirmi dakika bize pencereden dışarıyı seyrettiriyor adam. Ne görmemizi bekliyor ki orada? İlk izlediğimde sanırım yarım saat kadar katlanabilmiştim. “Sanatsal” deseniz, sanki sanatsal film görmedik. Zorba filmi mesela. Bu sitede izlemiştim, bence çok iyi ve sanatsal yönü de güçlü bir film. Be kardeşim ama, bu ne be ya…

      • Kerem diyor ki:

        Bir ilave daha yapayım. Zorba filminden söz ettim ama sanırım sitedeki ismi Alexis Zorbas diye geçiyor. Güzel film. Tavsiye ederim.

    60. gülşen uysal diyor ki:

      tabii bu tür filimlere kafka hazzı diyebiliriz.dönemsel bir sanat akımı. o dönem için düşünmeliyiz.torino atında da sürekli patates yiyorlar.ama demek ki sürekli patates yiyen insanları daha başka nasıl anlatabilirsin.kafkanın sürekli kimseye güvenemeyen korkak fiskos anlatım hali. ee böyle bir hayatı yaşamış insanlar vardı ki öyle. rus edebiyatında da çok var. karamsarlık fakirlik eee kapitalist sistemin hamburgeri yok.rus edebiyatı beni çok şaşırtır fakirlik var ama kültür de varzaten bu anlatım geleneği rus edebiyatının bilhassa dosyovski geleneği. bir beyaz gece de ohhh aşkı da romantizmi de varmış diyorsun o da italyada geçiyor. batı avrupanın savaşların geçiş coğrafyası olduğunu düşünürsek o coğrafyanın sanatı diyebiliriz.

    ''Kárhozat (1988)'' Filmi Hakkında Yorum Yapabilirsiniz

       DİKKAT: Yorumu göndermeden önce kutuyu işaretleyiniz!   

      Yönetmenler

    
    Histats